CUMHURİYETÇİ TÜRK PARTİSİ
- PARTİ TARİHİ:
Cumhuriyetçi Türk Partisi, 27 Aralık 1970 yılında kuruldu. Partinin kurulduğu ortam ve Kıbrıs’ta siyasal yapılanma, toplumlar arasında daha çok yeraltı mücadelesinin verildiği ve toplumun örgütlenme biçiminin bu askeri anlayışa göre şekillendirildiği tek sesli bir ortamdı...
Kıbrıs Türk Toplumu, 1963’de başlayan Toplumlararası çatışmalar nedeni ile üretimden kopmuş ve daha çok bir askeri disiplin içinde yönetilmeye çalışılıyordu. Bu yaklaşım giderek bütünleşen asker ve sivil yöneticilerin kayıtsız şartsız hakimiyetini olanaklı kılıyordu.
Cumhuriyetçi Türk Partisinin kurulmasının temel amacı, Kıbrıs Türk toplumu içindeki tepeden inme yönetim anlayışını değiştirmek ve çoğulcu bir demokratik anlayışın yerleşmesini ve kurumlaşmasını sağlamak, halk egemenliği ve hukuk devleti, sosyal adalet ve güvenlik esaslarına dayanan demokratik bir toplum düzenini oluşturmak; Türk toplumunun üretken bir toplum olması için girişimleri teşvik etmek ve Kıbrıs Türklerinin ekonomik ve sosyal anlamda kalkınmış bir hayat düzeyine ulaşmaları için çaba harcamaktır.
Kuruluşundan birkaç yıl sonra, Üniversite ve Üniversitelerden mezun olan gençlerin partiye katılımları ile birlikte partinin olaylara yaklaşımı daha da bilimsel temellere oturmaya başladı. Bilimsel sosyalizm öğretisine sahip bu gençler partinin kabuk değiştirmesine, felsefesinde yenilikler ve değişiklikler oluşmasına katkı sağladı. Bu noktada emeğin en yüce değer olduğu ve ürettiği değerden hak ettiği payı alması gerektiği yanında yönetimde söz sahibi olmasını da toplumun bilincine çıkarması için büyük çabalar harcadı.
Bu düşünceyle, soğuk savaş döneminin ve iki kutuplu dünyanın bir sonucu olarak Ortadoğu bölgesindeki güç dengesi yarışında Kıbrıs’ı “Batmayan Uçak Gemisi” olarak gören anlayışın zeminini yarattığı toplumlararası çatışmaları önlemek için toplumlararası görüşmeler aracılığı ile sorunun ortadan kaldırılması ve toplumlararası barışa ulaşılması için de mücadeleyi programına aldı.
Bu amaca yönelik olarak CTP kurulduğu günden günümüze toplumlararası barışı ve demokrasiyi savunmayı kendine bir politika olarak kabul etmiştir.- Partinin Kurucuları:
Bu koşullarda kurulan Cumhuriyetci Türk Partisi’nin kurucu üyeleri şunlardır.
1- Ahmet Mithat Berberoğlu
2- Dt. Ramiz Gökçe
3- Cahit Yılmazoğlu
4- Özker Yaşın
5- Ahmet M. Mutallip
6- Dr. Şemsi Kazım
7- Ahmet Mithat Akpınar
8- Hüseyin Ziya Demircioğlu
9- Mustafa Sıtkı Dersev
10- Baha Hulusi
11- Derviş Ahmet Raşit
12- Hüseyin Celal
- SOSYAL YAKLAŞIM
Kuruluşunun temel amaçlarına da uygun olarak CTP, bütün toplumlarda olduğu gibi Kıbrıs Türk toplumunda da sağlıklı bir sosyal yaşam için, demokratik ve sivil kuruluşlar ile siyasal partilerin kurumlaşma süreçlerini tamamlamaları gerektiğine inanmaktadır.
Sivil örgütlerin siyasal yönetimde daha çok etkili olması anlamına gelen ve henüz tamamlanmamış olan bu sürecin tamamlanması için CTP, gerekli politik mücadeleyi vermekte ve anayasal değişiklikleri önermektedir.
Tek Tip Sosyal Güvenlik Yasasını bu nedenle hazırlanmış ve yasallaşmasını istemektedir.
Kamu Çalışanlarının Siyaset Yapma hakkının verilmesini bu nedenle savunmaktadır.
Bu nedenle Sendika, Grev ve Toplu Sözleşme Yasası Meclisten geçirilmiş ve çalışma hayatına bir sistem getirilmiştir.
Polisin İçişleri Bakanlığına Bağlanması yönünde yürütülen çalışmalar bunlara örnektir.
CTP, Eğitim düzeyi yüksek olan Kıbrıs Türk Toplumu’nun, Avrupa ülkelerinin de sahip olduğu bu değer yargılarını benimsediğini gözle görülebilen bir olgu olarak değerlendirmektedir.
Ancak, Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlük ve ekonomide yaşanan olumsuz gelişmeler, işsizliğin yarattığı yoğun bir dış göçü de beraberinde getirmektedir.- EKONOMİK YAKLAŞIM
CTP, toplum ekonomisinin, çok yönlü, verimli ve gelişmesinden toplum fertlerini yararlandıracak bir şekilde gelişmesi için, devletin, özel sektörün, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve kooperatiflerin ahenkli bir çalışmasının gerekli olduğuna inanır.
CTP, ekonominin çok yönlü, sosyal adeleti ve toplumsal refahı sağlamaya olanak verecek şekilde gelişmesi için, devletin düzenleyiciliğinde, kurumların aktif olarak katılcağı özel sektörün yatırımlarının teşvik edileceği bir ekonomik düzen öngörmektedir.
CTP, toplum ekonomisinin, sadece özel sektörün kar güdüsü ile yapacağı yatırımların veya girişimlerin kontrolüne verilmesi gerektiğine inanır. Karlılık oranı düşük sektörlere de özel sektörün ilgi göstermemesi halinde, devlet gerek bizzat yatırımcı, gerekse teşvik edici olarak özel sektörün ekonomik yaşamdaki yerini almasını sağlayacaktır.
CTP, özel sektörün yatırım ve girişimlerinin, ekonominin gelişmesinde büyük önem taşıdığına inanmaktadır. Özellikle kişisel yaratıcılığın büyük önem taşıdığı ticaret, turizm ve diğer sektörlerde özel yatırımlar teşvik edilecektir. Teşviklerden eşit olarak yararlanılabilmesi için yatırımcılar arasında ayrımcılık yapılmayacaktır.
1974 Yılından sonra Kuzey Kıbrıs’ta oluşturulan ekonomik yapı, 1993 yılına kadar ülkeyi yöneten Ulusal Birlik Partisi’nin partizanca uygulamaları nedeni ile üretimden kopuk bir şekle dönüşmüştür. Devlette ve devlet kuruluşlarında yapılan istihdamlar hantal ve verimsiz bir yapı oluşturmuştur.
1994 yılında Avrupa Adalet Divanı’nın aldığı ve Kuzey Kıbrıs’ta üretilen ürünlere ambargo niteliği taşıyan karar (ilave gümrük istenmesi) birkaç sektörde yapılan üretimi de aksatmıştır.
Devlet, yatırımlara yönlendireceği kaynakları bu sektörlere aktardığı için büyük ekonomik kayıplara uğramıştır (patates, narenciye ve konfeksiyon sanayi v.s.).
Cumhuriyetçi Türk Partisi, Kıbrıs’ta federal bir yapıyı, Avrupa Birliği’ni hedefleyen, aynı zamanda verimli ve üretken emeğin savunucusu bir parti olarak yapının değiştirilmesi ve işbirliğini hedeflediği ülkelere uyumlaştırılması gerektiğine inanmaktadır. Buna yönelik olarak ülke koşullarımıza göre sosyal dengeleri de gözeterek devlet yapısının küçültülebilmesi ve verimliliğin artırılmasını, zorunluluk gerektirmeyen alanlarda devletin ekonomik hayattan çekilmesini tartışabileceğini ve devletin asli görevleri olan Eğitim ve Sağlık hizmetleri gibi konularla daha fazla uğraşmasına sıcak yaklaşmaktadır. Bunun yanında tüketicileri korumak için, Tüketiciler Yasası, Anti Damping, Anti Tekel Yasası, Rekabet Yasası gibi yasaların gerekliliğine inanmaktadır.- KIBRIS SORUNU
NEDENLERİ
YARATTIĞI SONUÇLAR
TEHLİKELERİ VE
ÇÖZÜMÜ KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİMİZ
- YENİ SAVAŞ FELAKET OLUR
Füze krizi ve askeri çözüm yaklaşımları ile bir kez daha ortaya çıkmıştır ki Kıbrıs sorunu, çözülmediği sürece, her an patlamaya hazır bir bomba gibidir. Bütün bölgeyi uçuracak böyle bir patlama büyük felaketlere neden olabilir. Birkaç savaş yaşayan ve yıllardır ne savaş ne barış ortamında bulunan Kıbrıslı Türkler ve Rumlar böyle bir felaketi bir daha yaşamak istememektedirler.- TOPLUMLARARASI GÖRÜŞMELERİN ve ÇÖZÜMÜN ZEMİNİ VARDIR
Toplumlararası görüşmelerin ve çözümün zemini vardır. Kıbrıs sorununa çözüm bulunması sürecinde ortaya konan çaba ve geldiğimiz konak, artık çözümün bulunmamasını anlamsız kılan bir aşamadır. 1977-1979 Doruk anlaşmaları, çeşitli BM ve Güvenlik Konseyi kararları ile çözümün zemini pekiştirilmiştir. Gali Fikirler Dizisi ile çözüm büyük ölçüde şekillenmiştir. Bundan sonra ortaya atılacak önerilerde büyük oranda bu zeminde olacaktır.
Nitekim, Cordovez belgesi de bu düşüncelerin bir ürünü olmuştur.
Kabul edilebilir ve en gerçekçi çözüm olan iki bölgeli, iki toplumlu, siyasal eşitliğe dayalı ve her iki toplumun da güvenlik gereksinimlerini dikkate alan Federal Kıbrıs için görüşme ve çözümün zemini vardır. Bu zemin 1977 ve 1979 üst düzey anlaşmaları, ilgili BM kararları, Gali Fikirler Dizisi ve Liderlerin çeşitli dönemlerde yaptığı görüşmelerde vardıkları mutabakatlardır. New York’ta başlayan ve Montrö’de devam eden, arada insancıl konuların ele alındığı liderlerin görüşmeleri ise büyük bir olanaktır. Çözüm sürecinin başlangıcıdır.- KIBRIS SORUNU
Kıbrıs, Akdeniz’in doğusunda, Avrupa, Asya ve Afrika’ya hakim olabilecek konumda bir adadır. Bu nedenle de tarihin her döneminde bölgedeki devletlerin veya ticaretle uğraştığı için bölge ile ilgilenen bütün güçlü devletlerin ilgisini çekmiştir. Bu nedenle ada tarih boyunca birçok krallık ve imparatorlukların istilasına uğramıştır. Benzer bir amaçla 1571'de başlayan Osmanlı hakimiyeti 1878'de adanın İngilizlere devredilmesine kadar sürmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun zayıf durumundan yararlanan İngilizler ise kendi egemenliklerini ilan ederek Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1960 yılına kadar sürdürmüşlerdir.
Gelişen teknolojiye rağmen bugün bile çoğu devletler, ada üzerinde egemenlik kurmak için fiilen hareket etmese bile adanın kendilerine karşı kullanılmasını önlemek için çaba göstermektedirler.
İkinci dünya savaşından sonra özellikle dünyanın iki bloka bölünmesi ve Ortadoğu dahil tüm dünyada ulusal kurtuluş savaşlarının başlaması ile Kıbrıs adasının stratejik önemi artmıştır. Bu güzel ada bir anda askeri ve politik strateji savaşlarının açıkça yürütüldüğü bir yer haline dönüşmüştür. İkinci Dünya savaşından sonra Kıbrıs’ta İngiliz idaresine karşı başlayan ayaklanmalarda, toplumlar birbirine karşı kullanılmışlardır. Türkiye ile Yunanistan’ın stratejik çıkarları ve ulusal - tarihsel hesaplaşmaları, toplumların Enosis ve Taksim için karşı karşıya gelmelerine yolaçmış ve toplumlararası çatışmaları kışkırtmıştır. İki toplumun ilericilerinin kurmaya çalıştıkları bağlar da her iki taraftaki gerici fanatikler tarafından baskı ile engellenmiştir.
Dünyanın, Türkiye ve Yunanistan’ın da katkıları ile 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti; Cumhurbaşkanı Makarios’un Anayasanın 13 maddesinde değişiklik yapmak istemesi ile sallanmaya başlamıştır. Henüz küllenmeyen 1960 öncesi EOKA-TMT çatışması, Anayasa değişikliği önerisi ile yeniden alevlenmiştir. 1963 Aralığında toplumlarararası çatışmayı kışkırtan bu istekler sonucunda, gerginlik tırmanmış ve toplumlar birbirlerinden ayrılmıştır. 15 ocak 1964 tarihinde İngiltere’de biraraya gelen üç garantör devlet ile iki toplum temsilcisi bir konferans düzenlemişlerdir. Bu konferansta İngiltere, adada barış ve güvenliğin sağlanması görevinin, NATO ülkelerinin verecekleri askerlerden oluşan bir barış gücüne devredilmesini önermiştir. Rum tarafı bu öneriyi reddederek sorunun BM çerçevesinde çözülmesini önermiştir. BM Güvenlik Konseyi 4 Mart 1964’te yaptığı toplantıda Türkiye’nin de olumlu oyu ve oybirliği ile Kıbrıs için bir BM Barış Gücü'nün kurulması ve bir arabulucunun seçilmesini kararlaştırmıştır. Kararın 4. maddesi gereğince BM Barış Gücü Kıbrıs hükümetinin rızası ile görev yapacaktı...
Türklerin gettolarda yaşamak zorunda kaldığı bu dönemde, aralıklarla ve değişik bölgelerde toplumlararası çatışmalar 1967 yılına kadar sürmüştür. Bu dönemden sonra 1974 yılına kadar toplumlararası ilişkiler yumuşama sürecine girmiştir. Aynı dönemde, soruna çözüm bulmak için Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş ile Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides arasında maraton görüşmeler yapılmıştır. Kıbrıslı Türklere yerel otonomi hakları sağlayan toplumlarararası bir anlaşmaya varılmak üzereyken, 1974 yılında Yunanistan'daki faşist Albaylar Cuntasının Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak için gerçekleştirdiği darbe, Kıbrıs’ta yeni bir döneme girilmesinin zeminini yaratmıştır. Makarios'a karşı yapılan bu darbe, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve egemenliğini garanti eden Yunanistan'ın, garanti ettiği ülkeye (Kıbrıs Cumhuriyeti’ne) karşı bir ihaneti idi. Diğer garantör ülke olan Türkiye ise prosedür gereği İngiltere ile istişare ederek duruma müdahale önerisinde bulundu. İngiltere’nin kayıtsızlığı nedeni ile tek başına hareket eden Türkiye, 20 Temmuz 1974'te askeri müdahale gerçekleştirdi.
Türkiye’nin müdahalesinden sonra 21 Eylül 1974'de toplanan BM Güvenlik Konseyi, 3212 sayılı kararını almıştır. Türkiye’nin de olumlu oy verdiği bu kararın görüşülme sürecinde İki Bölgeli Federasyonu öneren Türk tarafına karşı çıkan Yunanistan ile Rum tarafına cevaben konuşan Türkiye ve Türk tarafı temsilcileri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin, bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve bağlantısızlık siyasetinin tek güvencesinin adadaki Kıbrıs Türk toplumu olduğunu söyleyerek Türkiye’nin gelecekte de Ada'nın taksimini gerçekleştirmek gibi bir niyeti olmadığını söylemişlerdir.
Genel Kurula katılan 111 ülkenin, oybirliği ile kabul ettiği ve Türkiye’nin de oy verdiği 3212 sayılı kararın:
1. maddesi ''bütün devletleri, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve bağlantısızlık siyasetine, saygı göstermeye'' çağırmaktaydı.
4. maddesi de ''Genel Sekreterin iyi mesaisiyle iki toplum temsilcileri arasında eşitlik esası uyarınca ilişkilerin ve görüşmelerin başlamasını” uygun bularak ''ilişki ve görüşmelerin, bunların temel meşru haklarına dayalı karşılıklı olarak kabul edilebilir bir siyasal çözüme serbestce ulaşılması amacıyla devam etmesini'' öngörmekteydi. Bu tarihten sonra çeşitli görüşme ve arabuluculuk girişimleriyle nihayet BM şemsiyesi altında iki lider bir araya gelmiş ve Denktaş’la Makarios Kıbrıs sorununun çözümünün temeli olabilecek 4 ilke antlaşmasını (Doruk) imzalamışlardır.- DORUK ANLAŞMALARI
1977 yılında biraraya gelen Denktaş ile Makarios’un imzaladıkları 4 ilke anlaşması (doruk) şöyledir:
1- Bağımsız, bağlantısız, iki topluma dayalı Federal bir Cumhuriyet istiyoruz.
2- Her toplumun yönetiminde bulunacak toprak, ekonomik bakımdan üzerinde yaşanabilirliliği, verimliliği ve toprak mülkiyeti ışığında ele alınacaktır.
3- Dolaşım özgürlüğü, yerleşme özgürlüğü, mülkiyet hakkı ve başka özel konular görüşmeye açık olacak ve bunlar üzerinde görüşme yapılırken iki toplumlu federal sistem temel ilke olarak dikkate alınacaktır. Ayni zamanda Kıbrıs Türk toplumu açısından ortaya çıkabilecek birtakım pratik zorluklar gözönünde tutulacaktır.
4- Merkezi federal hükümetin yetki ve görevleri, ülkenin birliğini güvence altına alacak ve bu arada devletin iki toplumlu özelliği göz önünde tutulacaktır.- Makarios'un ölümünden sonra Rum toplumunda işbaşına gelen Kibrianu döneminde karşılıklı politik çatışma ve tartışmalardan sonra 1970 yılında iki lider yeniden bir araya gelerek hem Denktaş-Makarios anlaşmasını onayladılar hem de 10 maddelik yeni bir anlaşma imzaladılar.
1- Toplumlararası görüşmelerin 15 Haziran 1979'da başlaması kararlaştırılmıştır.
2- Görüşmelerin esasını 12 Şubat 1977 Makarios’la Denktaş arasında varılan ilkeler anlaşması ve Kıbrıs'ın esas sorunu ile ilgili BM kararları oluşturacaktır.
3- Cumhuriyetin tüm vatandaşlarına insan hakları ve özgürlükleri uygulanacaktır.
4- Görüşmeler toprak ve anayasal konuların tüm yönlerini kapsayacaktır.
5- Toprak ile Anayasal konuların görüşülmesine başlanması ile birlikte Maraş'ın durumu da ele alınacak ve Kıbrıs sorununun nihai çözümü beklenmeden Maraş konusunda bir anlaşma sağlanırsa BM himayesinde Maraşın yeniden yerleşime açılmasına öncelik verilecektir.
6- Taraflar görüşmelerin sonucunu olumsuz yönde etkileyecek hareketlerden kaçınmayı taahhüt etmişlerdir. Taraflar iyi anlayış, karşılıklı güven ve normal şartlara dönüşü sağlamak için her iki tarafın alacağı pratik önlemlere uymayı kararlaştırmışlardır.
7- Kıbrıs Cumhuriyeti'nin askerden arındırılması konusu da görüşmelerde ele alınacaktır.
8- Kıbrıs'ın kısmen veya tamamen başka bir ülkeye bağlanması, taksimi veya ayrı iki devlet halinde olmasına karşı, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve egemenliği garanti altına alınacaktır.
9- Toplumlararası görüşmeler sürekli olacak ve herhangi bir gecikmeden kaçınılacaktır.
10- Toplumlararası görüşmeler Lefkoşa’da yapılacaktır.
Uzun bir ara verilen toplumlararası görüşmelere 1988'de Vasiliu’nun Rum toplumu liderliğine seçilmesi ile yeniden başlanmıştır. Önce Cenevre’de sonra da New-York'ta BM Genel Sekreteri De Cuellar'ın gözetiminde yapılan görüşmeler, daha sonra Genel Sekreterliğe Butros Gali seçildikten sonra da devam etmiştir. Gali'nin Genel Sekreterliği döneminde önce dolaylı sonra da doğrudan görüşmelerin yapıldığı süreçte Gali Fikirler Dizisi ortaya çıkmıştır. İki toplumlu, iki bölgeli, siyasal eşitliğe dayalı, toprağı bütün, egemen, egemenliği iki toplumdan kaynaklanan ve uluslararası tek kimliğe sahip bir devlet yapısı ile çözümden sonra asker sayısının makul ölçülere düşürülmesini öngören Gali Fikirler Dizisi büyük oranda her iki toplum tarafından kabul edilmiştir.Gali Fikirler Dizisi, çözümden sonra her iki toplumun referandumu ile Federal Kıbrıs'ın AB üyeliğini de öngörmektedir.
Kıbrıs Türk toplumu, Kıbrıs Rum toplumu, Türkiye ve Yunanistan yanında BM ile bütün dünyayı ilgilendiren Kıbrıs sorunu, uzun yılların sorunudur. İçinde yaşadığımız statüko, uzun yıllar süren bu sorunun bir ara sonucudur. Ara sonucudur, çünkü hiçbir taraf bunu nihai bir sonuç olarak görmemektedir.
Yapılan üst düzey anlaşmaları, ilgili Birleşmiş Milletler kararları, Gali Fikirler Dizisi ve varılan mutabakatlar, şimdiki durumu değil, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’ni çözüm olarak öngörmektedir.- NASIL BİR ÇÖZÜM MÜMKÜN VE
İYİ BİR ÇÖZÜMDÜR
Kıbrıs sorunu için muhtemel çözümler
a- Ada'nın Yunanistan’a bağlanması.
Böyle bir çözümü Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına göre eşit kurucu ortaklık hakkına sahip Kıbrıslı Türklerin, garantör Türkiye’nin, ve dünyanın kabul etmesi, hem siyasi hem de stratejik açıdan mümkün değildir. Böyle bir durumda Türkiye’nin güneydeki yumuşak karnı Yunanistan tarafından sarılacaktır. Böyle bir sonuç, özellikle askeri açıdan Türkiye için kabul edilebilir değildir.
b- Ada'nın Türkiye’ye bağlanması:
Böyle bir çözüm 1960 anlaşmalarına göre kurulan Cumhuriyetin eşit kurucu ortaklık haklarına sahip Rum toplumu tarafından kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi, Yunanistan tarafından da kabul edilemez. Şimdiki durumun bile çözüm olamayacağını söyleyen dünya devletleri için ise böyle bir çözümün kabul edilmesi söz konusu olamaz.
c- Ada'nın taksimi - İki ayrı devlet kurulması veya ikili ilhak
Adanın şimdiki sınırları veya yeniden düzenlenecek sınırlar ile iki toplum arasında taksim edilmesi pratik bir çözüm gibi görülse bile, böyle bir çözüm küçücük Ada'nın, 1960 anlaşmaları ile korunması gereken bütünlüğünü ortadan kaldıracağı, Türkiye ile Yunanistan’ın sınırlarını Kıbrıs’tan geçireceği için kabul edilmesi mümkün değildir. Küçücük adanın ekonomisinin boyutları bakımından da bölünme rasyonel olamaz. Böyle bir çözümün Yunanistan’ın Türkiye’yi güneyden, yumuşak karnından kuşatmasına da olanak tanıyacağı ortadadır. Bu nedenle böylesi bir çözümü öncelikle Türkiye’nin kabul etmesi mümkün görülmemektedir. Elbette Kıbrıs Rum tarafı ve Yunanistan açısından da böylesi bir çözüm düşünülemez.
d- Eski statüye dönülmesi
1950’li yılların ikinci yarısından günümüze kadar iki toplum arasında yaşanan birçok tatsız olay her toplumda diğerine karşı güvensizliği körüklemiştir. Güvenin yeniden kurulması için zamana ihtiyaç vardır. Bu nedenle bulunacak çözümün yaşayabilir ve uzun ömürlü olması, kışkırtmalara mümkün olduğu kadar kapalı tutulması, 1974 öncesindeki koşullara dönülmesi ile mümkün değildir.- EN AKILCI ÇÖZÜM, İKİ TOPLUMA DA ORTAK EGEMENLİK HAKKI TANIYAN FEDERAL ÇÖZÜMDÜR
1974 yılından sonra Kıbrıs sorununun BM’de ele alınma toplantılarında hem Türkiye yetkililerinin hem de Kıbrıs Türk toplumu temsilcilerinin ifade ettikleri federal çözüm, daha sonra 1977--1979 üst düzey anlaşmalarında da kabul edilmiştir. İlgili BM kararları, Gali Fikirler Dizisi ve yapılan görüşmelerde varılan mutabakatlar, iki bölgeli, iki toplumlu bir temeli ve toplumların siyasal eşitliğini öngörmektedir. Böyle bir yapı ile hem Kıbrıs’ın bağımsızlığı, bağlantısızlığı toprak bütünlüğü ve egemenliği sağlanacak hem de iki bölgeli iki toplumlu bir yapı olduğu için toplumlar kendi kendilerini idare etme, ayrı varlıklarını koruma ve güvenlik içinde olma isteklerini karşılayacaklardır. Federal çözümden sonra Ada’daki asker sayısının azaltılması ve her iki toplumun Ada'nın bütününde ortak egemenliğe sahip olmaları, Ada’nın herhangi bir bölümünün Türkiye veya Yunanistan’a karşı bir tehdit olarak kullanılmasının önünde engel olacaktır. Her iki tarafı da tatmin edecek bir çözüm Türkiye ile Yunanistan arasındaki diğer sorunların da ele alınıp çözülmesine katkı sağlayacaktır.
Kıbrıs sorununun çözümünde zafer kazanan taraf olmamalıdır. Bir tarafın bütün istediklerinin gerçekleşmesini diğer taraf kabul etmeyeceği için bunun çözüm olmayacağı, olsa bile uzun sürmeyeceği açıktır. Her iki tarafın da ne mağlup ne galip olarak değerlendirilebilecekleri ve şimdiye kadar yaratılan ortak zemin üzerinde bulunacak çözüm, hiçbir tarafı zor durumda bırakmayacağından, ulaşılması mümkün olan gerçekçi çözümdür.
Sonuçta zafer barışa ulaşmış Türk-Rum tüm Kıbrıslıların olacaktır.- SON ZİRVE, NEDEN ŞİMDİ ÇÖZÜM
Yer yer karşılıklı tahrikler yanında, Ağustos 1996’da başlayan sınır olayları barış beklentisi içinde olan iki toplum arasındaki gerginliği artırmıştır.1997 yılının barış yılı yapılması yönünde girişimler sürdürülürken, gündeme füze krizi ve Rumların silahlanma programının getirilmesi, karşılıklı savaş oyunları oynanması ve başdöndürücü bir silahlanma çabası, gerginliği doruğa çıkarmıştır. 1998 yılının başında başlayacak Kıbrıs'ın AB’ye tam üyelik görüşmeleri de gerginliğin başka bir nedenidir.
Kıbrıs sorununun uzaması ve bu küçücük ülkede yaratılan gerginlik, bir taraftan Kıbrıs Türk toplumunda, göç olgusunu hızlandırırken diğer yandan da çok hassas olan turizm sektörünün çökmesini, dayatmaktadır. Ekonomisi turizme dayanan, hem Güney hem de Kuzey Kıbrıs’ın, bu gerginlik yükünü daha çok kaldırmaları mümkün değildir.
Barış - iki toplum olarak geleceğe güvenle bakmamızı sağlayacaktır. Genç kuşaklarımızı geleceğe taşıyacak olan barıştır, federal çözümdür.
Gerginliğin uzayıp gitmesi iki komşu ülke olan Türkiye ile Yunanistan'ı sürekli karşı karşıya getirmektedir. Kısacası, Kıbrıs’taki statüko, potansiyel bir savaş tehlikesi oluşturduğundan hemen çözülmesi gereken bir sorundur.- ÇÖZÜMÜN ZEMİNİ VARDIR
Şimdiye kadar varılan mutabakatlarda, üst düzey anlaşmalarında, ilgili BM kararlarında ve Gali Fikirler Dizisinde görüşmelerin ve varılacak anlaşmanın zemini yaratılmıştır. Bu zemini şöyle özetleyebiliriz.
KIBRIS, Kıbrıs Türk toplumu ve Kıbrıs Rum toplumunun ortak yurdudur. Bu iki toplum çoğunluk ve azınlık değil, Kıbrıs’ta kurulacak Federal yapının iki eşit kanadıdırlar.
Güvenlik Konseyi'nin BM Genel Sekreterliğine verdiği iyi niyet misyonunun iki toplumla ilgili olduğu açıkça bellidir. Bu misyon, toplumlararası görüşmelerde iki toplumun eşitliğini de içermektedir. Bu yüzden aranan çözüm, her iki toplum tarafından kabul edilebilir olmalıdır. Ayrıca bu çözümde, her iki toplumun kültürel, dinsel ve sosyal kimliğine saygı duyulmalıdır. Her federe devlet, kendi bölgesinde kendi toplumsal iradesi ile yönetilecektir.
Bu zemin; iki bölgeli, iki toplumlu, siyasal eşitliğe dayalı, toprağı bütün, egemen, tek uluslararası kimliğe sahip, herhangi bir ayrılmaya veya başka bir ülke ile bütünleşmeye karşı güvence altına alınmış ve her iki toplumun güvenlik gereksinimlerinin karşılanacağı konusunda varılan görüş birliğidir. Bu zemine Cumhuriyetin tüm yurttaşlarının insan hakları ve özgürlüklerinin güvence altına alınması da dahildir.- BÖLGE VE DÜNYA BARIŞI
Kıbrıs sorunu, geçirdiği gergin dönemler nedeni ile dünyanın gündemini o kadar çok işgal etmiştir ki birçok ülke bu soruna taraf olmuştur.. Özellikle Türkiye ve Yunanistan'ın tarihsel nedenlerle soruna taraf olmaları ve her iki ülkenin de kendi etrafındaki ülkeler ile askeri ittifaklar kurmaları, Kıbrıs’ta herhangi bir çatışma durumunda bütün bölge barışının tehlikeye gireceğini göstermektedir. Yunanistan-Suriye, Türkiye-İsrail ilişkileri buna örnektir. Kıbrıs’ta varılacak bir çözüm ise Kıbrıs’taki toplumlardan başlayacak ve dalga dalga bütün bölgeyi ve dünyayı saracak bir barış sürecini ortaya çıkaracaktır.- FEDERAL KIBRIS'IN AB ÜYELİĞİ
Kurulacak olan Federal Kıbrıs Cumhuriyetinin Avrupa Birliği üyeliği tartışmaları, neredeyse sorunun çözümünün önünde engel olacak boyutlara ulaştırılmıştır. Bu konuda Gali Fikirler Dizisinde öneriler olduğu da hatırlanırsa, öncelikle Kıbrıs sorununun çözülmesi için çaba harcanması gerekmektedir. Sorun çözülmeden Kıbrıs'ın AB üyeliğine kabul edilmesi, Türk toplumunun bu süreçten dışlandığı anlamına geleceğinden, kabul edilmesi mümkün değildir. Böyle bir gelişme, Kıbrıs'ın bölünmüşlüğünü pekiştirme tehlikesini beraberinde taşımaktadır.
''Sorun çözülse de Türkiye AB üyeliğine alınmadan Federal Kıbrıs AB'ye üye olamaz'' söylemi de ayni oranda yanlıştır. Böyle bir söylem, Türk tarafının çözüm istemediği yönündeki propagandaları güçlendirecek ve Rum tarafının üyeliğini sağlanabilecektir.
Artan oranda Avrupalı ve Amerikalı diplomatların ''Kıbrıs sorunu çözülmeden Kıbrıs'ın AB üyeliği mümkün değildir'' dediği bir dönemde, “Rum toplumu tek başına AB'ye alınırsa, biz de Türkiye ile Entegrasyona gideriz” veya Türkiye’nin söylemi ile “Kıbrısı Türkiyeye entegre ederiz” tehditkar söylemden süratle vazgeçmek gerekmektedir.
Kıbrıs Türk Toplumu, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları temelinde kurulacak Federal Kıbrıs'ta eşit siyasi ortak olacaktır. Siyasi eşitlik temelinde Federal yapının yürütme ve yasama organlarında yerini alacaktır. Federal devletteki bu yapı, üyelik nedeni ile AB organlarına da yansıyacaktır. Toplumumuz böyle bir temsiliyet ile ikinci sınıf bir toplum olmaktan çıkacak, AB'de diğer ülkeler ve Yunanistan ile eşitliğe ulaşmış olacaktır.
Federal Kıbrıs Cumhuriyetinde Kıbrıs Türk toplumunun siyasal eşitliği prensipte kabul edildiğine göre, Federal Kıbrıs’ın AB üyelik görüşmeleri sürecinde de Kıbrıs Türk toplumunun siyasi eşitliğini yansıtacak bir formül bulunmalıdır. Toplumlararası görüşmelerde Birleşmiş Milletlerin uyguladığı yönteme benzeyecek bir formülün bulunabilmesi için iki toplum lideri ile Avrupa Birliğinin ve üçüncü ülkelerin yardımcı olmaları gerekmektedir.
Böyle bir formül ile hem Kıbrıs sorununa bir çözüm bulmak için yürütülen görüşmelerin, hemde Türkiye’nin AB üyelik sürecinin önü açılacaktır.
Sorun çözüldükten sonra, Federal Kıbrıs Cumhuriyetinin AB üyeliği, Gali Fikirler Dizisinde öngörüldüğü gibi iki toplumun ayrı ayrı referandumuna da sunulup onaylanırsa, bu yapının AB üyeliğine girmemesi için hiçbir neden yoktur. Kıbrıslı Türklerin eşit siyasi ortak olarak bulundukları bir devletin AB üyeliği hem bir ilki oluşturacak, hem de Türkiye'nin AB üyelik sürecinde bir avantaj elde etmesine yardımcı olacaktır.
Son zamanlarda AB ile Kıbrıs’ın görüşme sürecine Kıbrıs Türk toplumunun da katılması gerektiği yönündeki AB yetkililerinin tavrı Kıbrıs Türk toplumu açısından değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmelidir. Kıbrıs Türk toplumu bu yapıcı tavrı değerlendirmeli ve AB’ne girecek Federal Kıbrıs’ın Türk kanadı olarak da hazırlanmalıdır.- Yaşadığımız günler, Kıbrıs sorununda önemli gelişmeler olmaktadır.
Kıbrıs sorunu, ilk kez takvimlenmiştir
13 Aralıkta Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi (yani zirvesi) Lüksemburg’ta yapılacak. Bu zirvede Agenda 2000 raporu görüşülerek AB’nin yeni genişleme planları ve bununla ilgili öngörüler karara bağlanacak. Agenda 2000’de ilk genişlemede yer alacak 5 ülkenin adı var. Kıbrıs için ise 1995 yılında karar alındığının hatırlatılması dışında herhangi bir atıf yok. Yani Kıbrıs’la ilgili bir karar öngörülmüyor. Dolayısıyla Aralıkta yapılacak zirvede Kıbrıs’la ilgili yeni birşey yok. Türkiye ise tüm adaylar olan (Türkiye dahil) 12 ülke için de olumlu bir perspektif bekliyor.
Bu bakımdan Türkiye Kıbrıs’ı kendi AB ilişkileri yararına bir koz olarak kullanıyor. Her ülkenin olduğu gibi, Türkiye’nin de kendi çıkarları doğrultusunda böyle davranması normal karşılanabilir. Ancak Kıbrıs Türk toplumunun çıkarlarının çözüm ve AB’de olduğu gerçeğinden hareketle Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin çıkarları uyumlaştırılmalıdır.
Kıbrıslı Türklerin AB’ye girmeleri, Türkiye –Yunanistan ilişkilerinin iyileşmesine ve Türkiye’nin AB üyeliğine yardımcı olacaktır. Türkçe’nin Avrupa’da resmi dil haline gelmesi yanında, Türk varlığıyla Kıbrıs ve diğer Türk Yunan sorunlarındaki ilerleme sayesinde Türkiye’nin AB’ye girmesi kolaylaşacaktır. Bu bakımdan Türkiyesiz AB’ye girmeyiz söylemi son derecede yanlıştır. Üstelik Türkiye’nin ekonomik (enflasyon, işsizlik, vs) sorunları, insan hakları ve demokrasideki sıkıntıları yanında, Kürt sorununun varlığı nedeniyle AB’ye girişinin daha epeyce gecikeceği yine kendi yetkililerince dahi ortaya konmaktadır. Türkiye’nin girmek için can attığı AB’ye daha Avrupalı olan Kıbrıslı Türklerin girişine karşı çıkması (ve çıkılması) anlamsızdır.
Rum tarafının AB’ye başvurusundan Türk tarafının habersiz davranması içtenlikli bir yaklaşım değildir. Gerek 1962’deki başvuru, gerekse 1973’teki onay yanında 1995 Mart’ında AB – Türkiye Gümrük Birliği Anlaşmasına Yunanistan’ın vetosunun kaldırılması için Türkiye’nin (AB – Kıbrıs müzakerelerinin Hükümetlerarası Konferansın bitiminden 6 ay sonra başlayacağına ilişkin karara) sessiz kalarak onay vermesi veya boyun eğmesi unutulmamalıdır.
AB’ye giriş Kıbrıs sorununun çözümü ile yani çözümden sonra gerçekleşmelidir.