|





Konferans kitabımız
çıktı...

| |
Bu sayfada derneğin yayın hayatına |
soktuğu bültenden seçilmiş, önemli
yazılardan, |
seçmeler bulacaksınız... |
Bugüne kadar 6 sayı çıkmış 7.'si
için hazırlık yapılmaktadır.

Demokrasinin vazgeçilmez
yönetim biçimi olarak kabul edilen dünyamızda ve ülkemizde
çevre koruma da yasal bir baza oturtulmak
zorundadır. Olay kuşkusuz yalnız yasa ile başlayıp yasa ile bitmez. Bilinçlenme ve eğitimle halkın
katılımının ve desteğinin sağlanması da gerekmektedir. Bu konuya daha sonra değineceğim. 25 Temmuz 1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde, yargıtay üyesi Naci
Ünver çevre koruma işinin hukukla vazgeçilmez ilişkisi bulunan önemli
bir uğraş dalı olduğunu ve bu konuda alınacak önlemlerin etkili ve kalıcı olabilmesi
ve amacına ulaşabilmesi için etkin bir hukuksal desteğe gereksinim olduğunu vurgulamaktadır.İstanbul’un
olağanüstü güzelliğinin korunması için Fatih’in
çevre konusunda ilk konum olarak yorumlanabilecek bir ferman yayımladığı bilinmektedir. Ayrıca çevre
sözcüğünün hiç kullanılmadığı, toplumda çevre bilincinin yerleşmediği 1920’li
yılların Türkiyesi’nde çevre koruma konusunda kimi yasal düzenlemelerin yapılmadığını
görmekteyiz.
Genç devletimiz KKTC’ye gelince, yavaş da
olsa örgütlenme ve yasal düzenleme
yönünden gayret ve çalışmalar göze çarpmaktadır. “Çevre” Yasası 1990’da Meclisimiz’den geçmiş ve
İçişleri, Köyişleri ve Çevre Bakanlığı’na bağlı olarak
kurulan Çevre Dairesi eliyle uygulamaya
konmuştur. Esas konumuz olan tarihsel çevre ile en yakından ilgili Eski Eserler
yasaı’dır. Bu yasa altında kurulan ve görev yapan Yüksek Anıtlar Kurulu ile Şehir
Planlama dairesi imar kontrol yönünden en etkin rolü oynamaktadır. 1989 yılında
Meclis’ten geçirilen İmar Yasası, tüzükleri tamamlanarak tam anlamı ile uygulamaya
sokulamamıştır. İlgili birimin dikkatleri ve çalışmaları maalesef eşdeğer
uygulamaları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ayrıca şehir içindeki dokunun ve
listelenmiş tarihsel binaların korunması, sağlıklı bir baza oturtulamamış, uygulama; tüzüklerin tamamlanmasını ve master planın
Bakanlar Kurulu’nda onaylanmasını beklemektedir.
Tüm KKTC yüzeyindeki planlama ve inşaat izinlerini vermekle görevli
Şehir Planlama Dairesi örgütlenme yönünden son derece yetersiz kalmakta, izin
dosyaları gecikmekte, bu nedenle kaçak inşaatlar kol gezmekte, en önemli sağlıklı
gelişmeyi yönlendirecek çeşitli ölçekteki planlar ür etilememektedir.
Dolayısıyla mevcut sınırlı yasaların bile etkin biçimde
uygulandığı devlet ot oritesinin kaymakamlıklar ve belediyeler eliyle sürdürüldüğü
söylenemez. Süratli bir silkinmeye ve idari örgütlenmeye gereksinim vardır. Daha çok gayret ve duyarlılıkla, uygulama ve imar kontrolde uzman görülerin ve önerilerin devreye sokulması yaşamsal önem arz eder. Zaman kaybedilmekte, onarımı olanaksız yanlış ve zararlı
yapılaşma devam etmekte ve tarihi çevre kayıplara uğramaktadır.
HALKIN
BİLİNÇLENMESİ
Yukarıda yalnızca
yasaların uyg ulanması
ile tarihi çevreyi koruyup güzelleştirmeyi ve sağlıklı bir yapılaşmayı getiremeyeceğimizi vurgulamıştım.
Demokratik sistem
içinde halkın bilinçlenmesi ve katılımı, yani olayı olumlu ve lehine bir gelişme
kabul ederek desteklemesi
çağdaş bir planlama yöntemi ve yaklaşımıdır (Public participation). Bu konuda henüz
yolun başındayız.
Akılcı, halkla ilişki kurma opera syonu kurmalıyız. Gönyeli Barajı Çevre Projesi
gibi suya düşen bazı olaylar eksikliği ortaya koymaktadır. Uygulama açık olmalı ve
halkın desteği sağlanmalıdır. Uzun süreli sosyo-ekonomik yararlar şahıslara
anlatılmalı, takdim etkileyici ve inandırıcı biçimde yapılmalıdır. Prof. Samsunlu, “ Türkiye’de
sanayileşmenin başladığı 1950’den sonraki dönemde karşılaşılan tüm sorunlarla
başa çıkabilmek için çevre kültürü ve bilincinin gerek halk tabanında gerekse idareciler arasında
yaygınlaştırılması elzemdir.” demektedir.
Naci Ünver ayni biçimde çevre konusunda kitleleri gönüllü davranışlara yöneltecek ve kuruluşları yeterli
düzeyde duyarlı olmaya zorlayacak resmi görüşün etkin bir biçimde ortaya konması
gerektiğini
vurgulamaktadır.
Prof. Dr. Mete Tapan, 21 Şubat 1998 tarihli Cumhuriyet’te “Ülkemizdeki koruma bilinci” başlıklı yazısında konuyu çok özlü ve gerçekçi biçimde ortaya koymakta ve
korumanın salt bireyin sorunu olmadığına, toplumsal yaşamımızın temel bağlayıcısı olduğuna
işaret ederek kültür varlıklarını korumanın, kişisel bir olgu olmayıp toplumsal
bir olgu olduğunu vurgulamakta ve “öbür toplumsal konuların düzenlenmesinde devlet nasıl etkin bir rol
alıyor ya da almak zorunda kalıyorsa, koruma alanında da devletin güçlü,
toplumcu politikalar üreterek devreye
girmesi kaçınılmazdır.” demektedir. Dr. Mete Tapan,
konunun özüne inerek; “Bu
politikaların oluşmasında,
koruma konusunda eğitilmiş bir kadronun
devlet çarkında yer alması, varlıkların korunması için gerekli maddi
olanakları yaratılmasıyla ilgili plan ve
programların da hazırlanması gerekmektedir. Mali olanakları düşünülmeyen ve olan kaynakları planlamayan
bir koruma politikasının başarılı olamayacağı açıktır.” demektedir.
Bu görüşe katılamamak mümkün değildir.
EVRENSEL BOYUT: Uluslar arası çevre toplantılarında ülkeler arasında sağlanan görüş birliği sonucunda imzalanan
sözleşmelerden, tarihsel ve doğal çevrenin
titizlikle korunması gerektiği tüm dünya uluslarının ortak malı olduğu ortaya çıkmakta ve böylece konu evrensel boyut
kazanmaktadır.
Bu nedenle tarihsel çevrenin ko runması daha da önem kazanmakta ve dünya ile ilişkilerimizde çok duyarlı sorumluluk gerektirmektedir. Nitekim Türkiye tarafından da imzalanan “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın
Korunmasına Dair Sözleşme” de, “kültürel ve doğal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının veya yok olmasının
bütün dünya milletlerinin mirası için zararlı bir yoksullaşma teşkil ettiği” söylenmektedir.
KKTC Devleti olarak uluslararası tanınmadan yoksun olmakla birlikte
ayni duyarlılığı göstermemiz sorumluluğun bilincinde olmamız, dünyamızda hak ett iğimiz çağdaş yeri alabilmemiz
açısından gereklidir.
Avrupa Konseyi’nde bu konudaki olumlu yaklaşımımız ve girişimlerimiz dikkat
çekmekte ve yalnız siyasi propaganda peşinde olan Rum Tarafı’nı köşeye
sıkıştırmaktadır. Son zamanlarda tarihi ve doğal çevrenin karışımıyla bir dünya harikası olan “Pamukkale” hakkında
yapılan uluslar arası sempozyum sonucunda, bu büyüleyici
çevrenin Dünya Kültür Mirası
Listesi’ne sevinilecek ve övünülecek bir olay ve ümit
verici bir örnektir.
Görülüyor ki, dünyaya ayak uy durmamız için çok duyarlı olmak ve önlemler almak zorundayız. Bu, Türkiye’ye ve genç
devletimiz KKTC’ye karşı borcumuzdur. Gelecek kuşaklara, anılmaya değer bir miras bırakabilmeliyiz. En büyük görev de biz mimarlara,
şehircilere, odalarımıza ve sivil toplum örgütlerimize düşmektedir.
Sonuç olarak kısaca bir kez daha belirtelim: Doğru tanı (teşhis)
koyarak bugünkü durumumuzu gerçekçi bir d eğerlendirmeye tabi tutmazsak, hatalarımız ve
eksiklerimizi hesaplayamazsak, ileriye dönük yaralı ve gerekli adımları atamayacağız. Görülüyor ki, henüz
yolun başındayız.
Ciddi bir silkinme ve toparlanma içine girmeliyiz. Dinamik, duyarlı ve uzmanlaşmış bir örgüte
gereksinim vardır.
Konu ilkyardımda teşhis ve tedavi hastaya benzemektedir. Bir an önce
kesin ve uzun vadeli tedaviye geçilmelidir.
Anavatan Türkiye’nin çalışma, d eneyim, uluslar arası temas ve ilişkilerinden yararlanabiliriz. Mevcut yasaların dikkatle ve otorite ile
uygulanması sağlanırken, boşlukların süratle saptanması ve yeni
yasa ve kuralların geciktirilmeden getirilmesi şarttır.
Bu son dö nemde İstanbul
kenti çok ümit verici olaylara sahne oldu ve tarihi Dünya Habitat
II Kongresi’ne ev sahipliği yaptı. Sonuncusu Tokyo’da yapılan ve gezegenimizi ciddi şekilde tehdit eden çevre kirliliği ve
ozon deliği gibi tehlikelerin giderilmesini sağlayan bu kongrelerin bilinci ve uyanışı
getireceğini, Türkiye ve KKTC’nin de bundan nasibini alacağını ümit ediyoruz.
Takipçi ve katılımcı olmak zorundayız. ( Bu konudaki ilk yazım 4 Mayıs günlü
Cumhuriyet’te çıkmıştı.) |


|
Sayfa başına dönüş...
|