Denktaş, Atatürk, Lozan, Mandela, barış!

     Rauf Denktaş’ı televizyonda izliyorum. Kıbrıs’ı, milli bir davayı baştan beri iliklerine kadar hissetmiş, yaşamış, haklılığına inanmış bir dava adamı, çaplı bir lider olduğunu bir kez daha sergiliyor.
     Konuşma tarzı yine her zamanki gibi, noktasıyla virgülüyle. Derdini en anlaşılır biçimde ifade ediyor. Türk kamuoyuna, devlete, askere verdiği mesajlar bir ustalığın ürünü, bazen de hinoğluhince...
     Her zamanki gibi etkileyici.
     Bu yüzden, Denktaş’ın Türkiye kamuoyundaki ya da devlet nezdindeki ağırlığı, Ankara’da başbakanları gün gelmiş rahatsız etmiştir. Kıbrıs sorununun Amerika’yla, Avrupa’yla ilişkileri olumsuz yönde etkilemesi, Türk dış politikasının manevra alanını daraltması homurdanmalara yol açmıştır.
     Başbakan Özal’ın 1980’lerde Dışişleri’nden bazı danışmanlarının önünde Denktaş hakkında şöyle yakındığını biliyorum:
     "Koskoca Türkiye’yi burnundan yakalamış, istediği yere çekiyor."
     Denktaş oyun bozan olmasın, müzakere masasında otursun diye zaman zaman ter dökmüş olan Demirel de 1991 - 1993’teki Başbakanlığı sırasında Denktaş hakkında bir kez şöyle şikayet eder:
     "Kendisine fırsat verilse, Türkiye’yi burnundan tutup oynatır."
     Özal da, Demirel de ver kurtulcu değillerdi. Ancak, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün Türkiye’ye birçok bakımdan pahalıya patladığını haklı olarak görüyorlardı. Açıkça ifade etmeseler de, dünya ve Türkiye’ye yalnız ‘Kıbrıs davası penceresi’nden bakmanın, at gözlüğü takmakla eşanlam taşıdığının farkındaydılar.
     Denktaş’ı izliyorum televizyonda.
     Geçmişle dopdolu!
     Çileli bir maziden kaynaklanan keskin bir öfke, hatta üstü örtülü intikamcı duygular yansıyor ekrandan. "Eli kanlı terörist Makarios!ötan söz ediyor. Kendisine tepki duyan Kıbrıslı Türk gençler için "Erenköy’de ot kaynatılıp içilen günlerden haberleri yok" diyor.
     Ve ekliyor:
     "Rum, Kıbrıs’ı Yunan adası yapmaktan asla vazgeçmemiş, asla vazgeçmeyecektir."
     Çoğu haklı tespitler.
     Hepsinde gerçek payı var.
     Ama maalesef yeni olmayan bir söylem. İnandırıcılığı gitgide aşınan bir söylem. Çünkü geleceğe bir şey söylemiyor.
     Bu kadar geçmişle dolu olursan, barış yapabilir misin? Bu kadar geçmişle dolu olursan, geleceği sağlıklı görebilir misin? Geleceği geçmişte aramak olur mu?
     Şöyle bir düşünün:
     Avrupalı devlet adamları, özellikle Fransız ve Alman liderler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluk gibi kan akmış yakın geçmişin esiri olsalardı, Avrupa’ya barış gelebilir miydi? Tarihin en büyük barış projesi olan Avrupa Birliği gerçekleşir miydi?
     Nelson Mandela, geçmişin esiri kalsaydı, sadece Güney Afrika’da ırkçı rejimin zindanlarında geçirdiği otuz yılın intikamcı duygularıyla dolu olsaydı, siyahlarla beyazların bugün birlikte yaşadıkları barışın temelini atabilir miydi?
     Atatürk, armudun sapı üzümün çöpü deseydi, geçmişten sadece husumet çıkarsaydı, bir yıl öncesine kadar savaştığı işgalci devletlerle barış masasına oturup, Türkiye Cumhuriyeti’ni tarih sahnesine çıkaran Lozan Antlaşması’nı yapabilir miydi?
     Atatürk’ler, Mandela’lar işte bunun için büyüktürler. Bunun için adları tarihe altın harflerle yazılmıştır.
     Denktaş da bugün yol ayrımında! Geçmişin esiri mi olacak? Yoksa tarihin sayfalarında büyüyecek mi?
     Hangisi Sayın Denktaş?