KIBRIS
----------
ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ
ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. TAYYAR ARI:
“KKTC’nin
tanınması için çaba sarf edilmeli”
Uludağ
Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Tayyar Arı ile yaptığımız söyleşide Arı, öncelikle KKTC’nin tanınması
için çaba sarf edilmesi gerektiğini, KKTC
tanınmadan bir çözüm ve müzakere zemini oluşturulmasının zor olduğunu,
oluşturulsa bile bunun bir tarafın taleplerinin diğerine dayatılması biçiminde
olabileceğini ve sonuçta ortaya çıkan durumun da ilhak anlamına gelebileceğini
belirtiyor.
Meltem BOSTANCI ÖZUĞURLU
Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayyar Arı ile Kıbrıs sorununun gündemde olduğu bugünlerde sorunun geleceğini, Annan Planı’nı ve Türkiye ve KKTC’nin bundan sonraki süreçte uygulaması gereken politikaları konuştuk. Prof. Dr. Tayyar Arı, Nokta’nın sorularını yanıtladı.
Nokta: Bildiğiniz gibi 16 Nisan’da Güney Kıbrıs Rum Kesimi “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB ile katılım anlaşmasını imzaladı. Sizce bundan sonraki süreç nasıl şekillenecek?
Arı: Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 16 Nisan’da AB ile katılım anlaşması yapmış olması kuşkusuz Türkiye açısından olumlu bir gelişme sayılamaz. Hepsinden önemlisi AB’nin bu tutumunun sorunun çözümüne yardımcı olacağını düşünmüyorum. Bir anlamda sorunun çözümü biraz daha zorlaşmış ve KKTC ile sözde Kıbrıs cumhuriyetinin arasında hangi koşullarda bir müzakere yürütüleceği karmaşık bir hale gelmiş bulunuyor. Bizim temel tezlerimizden biri olan tarafların siyasal eşitliği yaklaşımı bu durumda nasıl uygulamaya aktarılacaktır? Müzakerede tarafların konumları nasıl ifade edilecektir? KKTC ve Türkiye, Rum yönetiminin ve Yunanistan’ın dayattığı bir konumu ve koşulu kabul mü edecektir? Kanımca durumun önce bu karmaşıklıktan kurtarılması gerekir. Bunun için öncelikle KKTC’nin tanınması için çaba sarf edilmelidir. KKTC tanınmadan bir çözüm ve müzakere zemini oluşturulmasının zor olduğunu, oluşturulsa bile bunun bir tarafın taleplerinin diğerine dayatılması biçiminde olabileceğini ve sonuçta ortaya çıkan durumun da olsa olsa ilhak anlamına gelebileceği kaygısını taşıyorum. Dolayısıyla 2004 Mayısına kadar biraz daha kolay olacak bir çözümün, bu tarihten sonra daha da içinden çıkılmaz bir karmaşıklığa bürüneceğini düşünüyorum. Türkiye’nin hatırlanacağı gibi 2002 Aralığına kadar olan politikası Güney Kıbrıs’ın tam üyeliği durumunda KKTC ile siyasi ve ekonomik bütünleşmeye gidileceği biçimindeydi. Ancak gelinen bu noktada bu politikanın uygulama koşulu ortadan kalkmış ve Türkiye de bu politikayı terk ettiğini resmen açıklamıştır.
Nokta: Ankara’nın Kıbrıs politikası hakkındaki yorumlarınızı alabilir miyim? Sizce Ankara’nın Kıbrıs politikası tutarlı mı?
Arı: Ankara’nın Kıbrıs politikasını, sürekli değişen ulusal ve uluslararası ilişkilerin değişen parametreleri arasında bir denge arayışı olarak nitelemek daha doğru olur sanırım. Ankara, içerde Kıbrıs sorunuyla Türkiye’nin ekonomik ilişkileri arasında doğrudan ilişki kuran kesimlerin beklentileri, temel dış politika hedeflerimizden biri olan AB’ye üyeliği, Türkiye’nin Kıbrıs gibi son derece stratejik ve hayati bir bölgeyi elden çıkardığında uğrayacağı siyasal ve güvenlikle ilgili kayıpları, kötü bir çözümün sonunda Kıbrıs’taki soydaşlarımızın karşı karşıya kalacağı güvenlik sorunlarını, çözüm için baskı yapan AB ülkeleri ve ABD’nin tutumunu uzlaştırmaya çalıştığından ve bunlar arasında bir denge bulma çabası içerisinde göründüğünden ve zaman zaman bu faktörlerden biri diğerine göre daha öne çıktığından veya öne alınıyor görüntüsü verdiğinden, dışarıdan bakıldığında tutarsız bir politika gibi algılanabilmektedir. Kanımca Türkiye’nin soruna ilişkin kararında ve politikasında nihai aşamada stratejik çıkarları ve ulusal güvenlik kaygıları ile Kıbrıs’taki soydaşlarımızın güvenliğine ilişkin kaygılar temel belirleyici olmaktadır ve olmaya devam edecektir.
Nokta: Güney Kıbrıs’ın AB’ye üyelik yolunda adım atması ister istemez Türkiye’nin AB üyeliğini de etkileyecek. Kıbrıs sorununun çözümlenebilmesi için Türkiye’nin tüm AB ülkelerini ikna etmesi gerekecek. Bu konuda Türkiye’nin neler yapması gerekir?
Arı: Bence tam üyelik yolunda ilerleyen Türkiye ve biz entelektüeller Kıbrıs sorununu çözmezsek üye olamayız ve dünyadan dışlanırız gibi bir paranoya üretmemeliyiz ve böyle bir kanının hakim olmasına da izin vermemeliyiz. Bu sorun tarafımızdan üretilen bir sorun olmadığı gibi bu duruma da biz getirmedik; AB ülkelerinin ve Yunanistan’ın tutumu getirmiştir. Dolayısıyla Türkiye sadece tam üyelik için öngörülen Kopenhag kriterlerine kilitlenmelidir ve bununla ilgili eksiklerine odaklanmalıdır. Fakat Kıbrıs’a ilişkin müzakerelerin sürmesinde bir sakınca olmamakla beraber, ortaya çıkan çözüm kesinlikle Türkiye’nin de AB’ye tam üyeliğinin kesinleşmesiyle birlikte yürürlüğe girmesi koşuluna bağlanmalıdır. Aksi halde Türkiye’den hiç kimse neyi sağlayacağı pek belli olmayan bir çözümü, garanti olmayan bir üyelik beklentisiyle gerçekleştirmesini beklememelidir.
Nokta: Kıbrıs sorununun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Arı: Kıbrıs sorunu sonunda çözülür; fakat Türkiye’nin istediği biçimde çözülür.Ya Türkiye’nin de tam üyeliğinin söz konusu olmasıyla AB’ye birlikte girilir ya da Türkiye’nin çabalarıyla bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürür. Kanımca üçüncü bir çözüm hem Türkiye için, hem Kıbrıs Türk halkı için, hem de çözüm olsun da nasıl olursa olsun diyenler için bir felaket olur. Fakat her şeye rağmen ben iyimser olmaya özen gösteriyorum. Zamanın geçmesinin Türkiye’nin aleyhine olduğunu da düşünmüyorum Türkiye zaman geçtikçe bu bölgede daha fazla siyasi, ekonomik ve askeri etkinliğe sahip ve caydırıcı gücü daha büyük bir devlet olarak kendi çözümünü üretebilecek bir ülke olma yolunda ilerlemelidir. Türkiye Cumhuriyeti, Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğu coğrafyasındaki etkisiyle bölgesel ve hatta global güç olma potansiyeline sahip bir ülkedir. Artık yeni dünyada tehditler ve sorunlar bireyseldir, çözümler de giderek bireysel olmak durumundadır. Birlikte kazanmayı öngören liberal bir yaklaşımın yerine, sorunlara sıfır toplamlı bir anlayışla yaklaşıldığı bir yapıya doğru uluslararası ilişkilerin evrildiğini düşünüyorum.
Nokta: Türkiye’nin Mayıs 2004’e kadar yapması gerekenler neler olabilir?
Arı: Sanırım bu sorunuzun yanıtı da az önce ifade ettiğim cümlelerimde vardı. Türkiye 2004’e kadar ev ödevini tamamlamalı; ekonomik, sosyal ve siyasal kriterleri gerçekleştirmeli ve topu AB’ye atmalıdır. Kıbrıs ve Ege sorunlarında çok fazla bir hareket alanımız olmadığını bilmeme rağmen sınırlarını iyice belirlediğimiz koşullarda müzakerelere devam edebiliriz. Fakat bu sorunlar son derece hassas ve Türkiye’nin varlığını, bütünlüğünü ve güvenlikli sınırlara sahip olmasını ilgilendiren sorunlardır. Doğrudan egemenliğimizi ilgilendiren konular olduğundan bu konuların bir önkoşul gibi dayatılmasına karşı duyarlı olmalıyız. Bu konularda ödün verebileceğimiz ve geniş bir pazarlık marjına sahip olduğumuz gibi izlenimler vermemeliyiz. Entelektüeller olarak bizler de bu konuların fazla pazarlığa açık konular olmadığının farkında olarak, hükümet üzerinde gereksiz bir baskı kurarak Türkiye’nin elini zayıflatmaya çalışmamalıyız.
Nokta: Kıbrıs, şu anda kritik bir süreç yaşıyor. Geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan KKTC’yi ziyaret etmişti ve birtakım görüşmelerde bulunmuştu. Erdoğan'ın Kıbrıs ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arı: Öncelikle Erdoğan’ın 9 Mayıs’ta KKTC’yi ziyareti sırasındaki açıklaması Denktaş ile arasındaki görüş ayrılığı olduğu konusundaki spekülasyonları ortadan kaldırması ve Türkiye’nin bütün unsurlarıyla Denktaş’ın ve Eroğlu’nun arkasında olduğunu ortaya koyması açısından önemlidir. Sayın Erdoğan Türkiye’nin ulusal çıkarlarını öne alan açıklamasıyla ve yaklaşımıyla her ne kadar içerde Kıbrıs’ta ne pahasına olursa olsun bir çözüm olmasını isteyenleri, dışarıda ise Türkiye’nin AB uğruna bir takım tavizler verebileceği doğrultusundaki beklentileri olanları hayal kırıklığına uğratmış olsa da bence en doğrusunu yapmıştır. Ulusal sorunlarda özellikle sorumluluğu bulunan kişilerin romantizmden ziyade gerçekçiliği temel almaları gayet doğaldır ve dikkat ederseniz Yunanlı politikacılar da böyle yapmaktadır. Fakat bazen bizde çözümden yana olmakla romantik yaklaşımları benimseme aynı şey gibi algılanmaktadır ve politikacılardan gerçekleşmeyecek çözümlerden yana tavırlar ortaya koymaları beklenmektedir. Bu bağlamda sayın Erdoğan’ın iki ayrı devlet yaklaşımı, bizim Kıbrıs’ta bir çözüm için öngördüğümüz temel koşuldur. Dolayısıyla iki devlet temelinde siyasal eşitliği temel alan bir yaklaşımı reddederek bir çözüm üretmeye kalkışmayı Türkiye ve KKTC’nin kabul edeceğini zannetmiyorum. Ayrıca ambargonun kalkması hem KKTC’nin devlet olarak de facto statüsünün hukuki bir nitelik kazanması yolunda önemli bir aşama olacak, hem de Kuzey’de yaşayan soydaşlarımızın ekonomik durumlarının iyileşmesini ve düzelmesini sağlayacaktır.
Nokta:
Ada’da sadece Kıbrıs davalarına bakacak özel bir mahkeme kurulması fikri
gündemde. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Arı:
Avrupa Konseyi tarafından gündeme getirilen bu yaklaşım daha önce KKTC
tarafından önerilen ve Kıbrıs’ta bağımsız bir komisyon kurularak mal mülk
davasına bunun karar vermesi doğrultusundaki tezine kısmen benzemektedir.
Avrupa Konseyi’nin 1974 sonrası ortaya çıkan mülkiyet sorununa çözüm
bulmak için gündeme getirdiği özel mahkeme önerisinde ise adanın kuzeyinde
toprağına el konulduğunu iddia eden Rumların bu özel mahkemeye başvurarak
hak talebinde bulunması planlanıyor. Böyle bir durumda AİHM’de henüz
karara bağlanmamış veya bağlanmış olsa da açıklanması “siyasi
nedenlerle” bekletilen davaların yeni kurulacak mahkemeye transferi düşünülüyor.
Buna karşılık mahkemenin kimlerden oluşacağı ve hangi yasalara göre işleyeceği
ise henüz müzakere aşamasında.
Bu sürecin Türk tarafının yaklaşımıyla da uyumlu hale getirilmesi halinde
bir çok açıdan olumlu gelişmelerin olması söz konusudur. Böylece bir çok
davanın Avrupa Konseyi’ndeki süreci durdurulmuş, konunun öncelikle iç
hukuka benzer bir süreçle çözümlenmesi sağlanarak Avrupa Konseyi’ne
intikali önlenmiş, KKTC’nin yaptığı işlemlerin bir uluslararası mahkeme
tarafından tanınmasıyla birlikte bir anlamda tanınma sürecinde önemli bir
adım atılmış ve nihai olarak da Kıbrıs’ta sorunun çözümüne biraz
daha yaklaşılmış olacaktır. Bilindiği üzere Loizidou örneğinde Türkiye
sorunun muhatabının KKTC olduğunu belirtmekte ve ilgili davada verilen kararı
siyasal nitelikli bularak itiraz etmekteydi. Bu durumda KKTC’de oluşturulacak
olan hukuksal süreçle beraber Türkiye’nin bu iki konudaki itirazının
belli ölçüde dikkate alınmış olacağı söylenebilir. Ancak bildiğiniz
gibi buna Rum tarafı fazla sıcak bakmamaktadır.
Nokta: Sizce yıllar sonra neden sınırların açılmasına gerek görüldü? Bunun altında yatan sebepler neler olabilir?
Arı:
Kanımca bir çok açıdan böyle bir adımın atılmasının zamanı gelmişti.
Öncelikle Rum tarafının, AB’nin ve BM Genel Sekreteri’nin tutumları
dolayısıyla çözüm yolunu tıkayan taraf olarak nitelenen Denktaş böyle
bir açılım yaparak hem oluşmuş önyargıları kırmayı hem de kendi
kamuoyu nezdinde durumunu güçlendirmeyi amaçlamıştır ve gerçekten bu
konuda başarılı da olmuştur. Kaldı ki Denktaş’ın girişimi, gerek
KKTC’nin hukuki varlığının güçlenmesine yönelik önemli bir adım olması,
gerekse Rumların Kuzey Kıbrıs’taki soydaşlarımıza yönelik
birtakım açılımlarla KKTC’yi yok sayan yaklaşımlarını boşa çıkarması
bakımından ciddiye alınması gereken bir adımdır. Aslında hatırlayacağınız
gibi Denktaş ilk çıkışını ambargonun kalkmasına karşılık Maraş’ın
Rumların iskanına açılması doğrultusundaki talebiyle yapmıştı; fakat bu
öneri karşı taraftan kabul görmemişti. Rumlar tüm bu girişimleri Annan
planından bir kaçış olarak değerlendirerek adım adım barışa ulaşma
olanağını reddetmektedirler. Aslında tüm bu süreçler, kimin çözümden
yana kimin tek taraflı çözümleri dayatma anlayışını benimsediğini;
kimin iyi niyetli, kimin kötü niyetli olduğunu göstermesi açısından da önemlidir.
Nokta: Annan Planı Kıbrıs'ta çözüm için yeterli mi? (Eğer varsa) Eksileri ve artılarıyla planı yorumlayabilir misiniz?
Arı: Annan planı, öngördüğü bir çok unsur bakımından bu güne kadarki ortaya konan planlarla ve çözüm önerileriyle karşılaştırıldığında olumlu yanları olan bir plan olarak değerlendirebilirse de ana felsefesi bakımından temkinli ve dikkatli olunması gereken bir metindir. Şüphesiz ilk bakışta her iki tarafı eşit statüde görüyor gibi ve eşit ve egemen olduklarını varsayıyor gibi bir izlenim verilmeye çalışılmış olsa da, bir çok açıdan tuzaklarla dolu ve Türkiye’nin ve KKTC’nin temel tezlerini ve önerilerini gözardı eden bir yaklaşımı ifade etmektedir. İlk başta anlaşma yapan taraflar masaya eşit koşullarda oturmuyorlar. Türk tarafının ve KKTC’nin statüsü ve bir devlet olduğu hiçbir yerde geçmemektedir. Oysa güneyde kendini tüm Kıbrıs’ın hükümeti olarak niteleyen ve uluslararası topluluk tarafından da bu şekilde kabul edilen bir yapı bulunmaktadır. İlgili çözüm planında sorun, Kuzey’deki bir topluluğun mevcut hükümete hangi koşullarda dahil edileceği biçiminde ele alınmaktadır. Ayrıca tarafların ayrı egemenliğinden söz edilirken, diğer taraftan egemenliğin tek başına merkezi hükümet tarafından kullanılacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla dış politika, güvenlik ve mali konularda diğer devletlerle bir takım eylem ve işlemler yürütme yetkisine sahip olmayan bir yapının egemen kabul edilmesi söz konusu olmadığına göre Türk tarafı için egemenlik kavramının neyi ifade ettiği doğrusu bilinmemektedir. Ayrıca toprak konusundaki düzenlemeler, Kuzey Kıbrıs’a yaklaşık 15-20 yıl içinde 80,000 Rum’u yerleştirmeyi ve en az bu kadar Türk’ün Kıbrıs’ı terk etmesini sağlamayı öngören bir çözümün ileri bir çözüm olarak görülmesi gerçekten anlaşılamamaktadır. Bütün bunların yanı sıra Türk askerinin adadan çekilmesini sağlayarak garantörlük haklarının uygulanma koşullarını ortadan kaldırmayı amaçlayan Annan planının iyi niyetli bir plan olduğu tartışmalıdır.