AYRIŞMALAR, MÜCADELELER VE ÇELİŞKİLER
ADASI KIBRIS
Adada
dikenli tel olmadan yaşanamaz mı?
Kıbrıs sorunu, Ada’daki Kıbrıslı
Türklerin sorunu mu yoksa resmi devlet politikası çerçevesinde Türkiye’nin
sorunu mu? Kıbrıs sorunu çok bilinmeyenli bir denklem ve denkleme her gün
yeni bilinmeyenler ekleniyor.
Meltem
BOSTANCI
16 Ocak’ta başlayan doğrudan görüşme
süreci devam ederken Klerides, “1974’ten beri en kritik dönemden geçiyoruz.
Önümüzdeki dönem çetin diplomasi savaşlarına sahne olacak. Kıbrıs’ın
geleceğini bu savaşlar belirleyecek” diyordu. Ankara o ayları seçim telaşı,
siyasi karmaşa ve belirsiz bir hükümetle geçirdi. Atina ise BM ve AB
nezdinde en üst düzeyde diplomatik temaslarla...
Hatırlanacağı üzere 1977’de,
1979’da, 1985’te ve 1992’de görüşmeler barış anlaşmasıyla
noktalanamadı. Zaman zaman Annan planında olduğu gibi imza için tarihler
dahi belirlendi; planlar, haritalar günlerce hatta aylarca hem liderler hem de
halk arasında konuşuldu. Fakat gerçekleşmeyen sonuçların ardından herkes
yoluna kaldığı yerden devam etti, şimdiye kadar...
Şimdi ise durum farklı. 16 Nisan
bir dönüm noktası. 16 Nisan’da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi “Kıbrıs
Cumhuriyeti” adı altında AB ile Katılım Anlaşması’nı imzaladı ve artık
geri dönülemeyen bir süreç başlamış oldu. 1959-60 Londra ve Zürih anlaşmalarına
göre Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olmadıkları bir topluluğa Kıbrıs’ın
tüm adayı temsilen üye olmayacağı söylense de, bugün gelinen nokta bunun
çok ötesine geçmiş durumda. AB, Yunanistan’ın da etkisiyle, Kıbrıs’ta
çözüm gerçekleşmese de Rum tarafını üye yapma gücüne sahip olduğuna göre,
olayın hukuki boyutundan ziyade siyasi boyutu üzerinde düşünülmesi
gerekiyor. Artık bu noktadan sonra Kıbrıs sorunu sadece Türkiye ve
Yunanistan arasında halledilmesi gereken bir sorun olmaktan çıkarak,
uluslararası bir nitelik kazanmış oldu. Bundan sonraki süreçte Türkiye ile
KKTC üzerinde “Kıbrıs’ta çözüm” baskısının artacağını söylemek
mümkün. AB içerisinde Kıbrıs ile ilgili olarak yapılacak müzakerelerde
adanın tümünün AB’ye uyum sağlayabilmesi için AB müktesebatının uyumu
yönünde de bazı düzenlemeler gündeme gelebilir. Bu noktada KKTC ve Türk
tarafına da uyumun sağlanması için birtakım sorumluluklar düşecek. Eğer
2004 Mayıs’ına kadar bir çözüme varılamazsa, AB’nin Türkiye ile 2004
yılı sonunda üyelik müzakerelerine başlaması tehlikeye düşebilir. İşte
bu noktada sorulması gereken sorular çeşitleniyor: “Kıbrıs sorunu neden
çözümsüzlüğe mahkum ediliyor? Bu sorunun çözümsüz kalmasının siyasi,
ekonomik ve sosyal bedellerini kim,
nasıl karşılayacak? AB üyeliği gerçekten amaç ise Kıbrıs’ta
çözüme nasıl ulaşılabilir? Kıbrıs’ta dikenli telsiz yaşam mümkün değil
mi?
Sondan başlamak belki en doğrusu.
Kıbrıs’ta bugün mevcut olan durumu analiz etmeden Kıbrıs’ı anlamak zor
olacak gibi görünüyor. Adadaki kamplaşma; “Kıbrısçılar” ve “Kıbrıslılıkçılar”
arasında. “Kıbrısçılık”, ‘Türk’, ‘Derin Devlet’, ‘Katolik
evliliği’ gibi kelimelerle eşleşirken, “Kıbrıslılıkçılık” ise
‘Ada’da, mutfakta, müzikte, politikada ortak kimliğini arayan düşünsel
kampı işaret ediyor. Kısacası adada şu anda gözlenen “Kıbrısçılar-Kıbrıslılıkçılar’a
karşı Davası. Bu davanın nasıl sonuçlanacağı ise merak konusu.
Denetim
dışı bölge...
17 Nisan’da imzalanan AB Üyelik
Anlaşmasına ek protokollerde: (Kıbrıs Protokolü)
“Taraflar, (AB-Rum Kesimi) Kıbrıs
sorununun BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda ve BM Genel
Sekreteri’nin bu hedef için gayretlerini ve güçlü destek taahhütlerini
teyit etmektedirler” denildi. Protokollere göre Kıbrıs sorununun çözümüne
kadar AB müktesebatının KKTC’de uygulanmayacağı belirtilirken, KKTC, “Kıbrıs
Cumhuriyeti Hükümeti”nin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde etkin-sonuç verici
denetiminin bulunmadığı bölgeler” olarak tanımlandı. “Denetim
Dışı Bölge” nin adını AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu üyesi
Günther Verheugen’ın sözcüsü Jean Christophe Filori 14 Mart’ta koymuştu:
“1 Mayıs 2004 tarihine kadar Ada’da çözüm olmaması durumunda Türkiye
AB topraklarında “işgalci” sayılacaktı. Mayıs 2004’e kadar bir çözüme
ulaşılamaması durumunda Ada’daki Türk askerinin varlığı Kuzey’in işgal
edilmesi olarak algılanacak ve bu BM Güvenlik Konseyi kararlarında da yazıyor.
BM Güvenlik Konseyi’nin kararları
ile ilgili olarak görüşünü aldığımız İstanbul Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları ve Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Bakır Çağlar bu konuda şunları söylüyor:
“BM Güvenlik Konseyi’nin
Irak’la ilgili 1441 sayılı kararından önce Güvenlik Konseyi kararları 91
kere ihlal edildi. İhlallerin beşte üçü (91 ihlalden 56’sı) İsrail ve Türkiye
tarafından gerçekleştirildi. Türkiye, Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak 24
kere uyarıldı. 1974’te 353 sayılı kararda: ‘Kıbrıs’ın egemenliği,
bağımsızlığı ve ülke bütünlüğüne saygı gösterilmesi, yabancı güçlerin
gecikmeksizin geri çekilmesi’ talep ediliyordu. 2002 tarihli 1416 sayılı
kararda, önceki kararların yerine getirilmesi zorunluluğu tekrarlandı.”
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi
“Cavit An Türkiye’ye karşı
Davası’nda (Başvuru s. 20652/92) 20
Şubat 2003 tarihli
kararında, önceki kararlarına da yollama yaparak, Ada’nın,
kuzeyinde çok sayıda asker bulunduran Türk ordusunun gerçek
denetiminde olduğunu, bu bölgede askeri güçler ve bağımlı yerel idarenin
hak ihlallerinden sorumlu olduğunu söyledi. Mahkeme, Ada’da barışı kurmak
için düzenlenen iki toplumlu görüşmelere katılmasına izin verilmemesinin
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ihlali olduğu sonucuna
vardı. Mahkeme, “An Kararı”nda, “Denetim Dışı Bölge”nin Türk
ordusunun denetiminde olduğunu ve bu denetimin Ada’da birlikte yaşarlığın
gerçekleştirilmesi için yapılmak istenen toplantıları, Sözleşme
Hukuku’na aykırı biçimde engellediğini düşünüyor.
Nüfus
transferi savaş suçu...
“Kıbrıs Cumhuriyeti”nin
AB’ye katılımıyla Kıbrıslı Türklere yönelik olarak hazırlanan “Önlemler
Paketi”nin yoğunlaştıracağı Kıbrıslı Türklerin erimesine karşı, oluşmakta
olan “Uluslararası Ceza
Hukuku” sorunlarını düşünmeden “Türkiye’den nüfus transferi”
politikası formülünü önerenler var. Uluslararası Ceza Mahkemesi “Roma
Statüsü’nün 8. maddesinin 2.fıkrasına göre, halkın bir bölümünün
denetim altında tutulan sınır dışı bir mekana aktarımı “savaş suçu”
sayılıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi bu “dolaylı ya da doğrudan
nakil”lerden sorumlu kişileri yargılama yetkisine sahip. Kısaca “nüfus
transferi” uygulaması bir savaş suçu. Ada’nın yüzde 37’lik kuzey bölgesinde
demografik yapı, Ahmet An’ın “Kıbrıs Nereye Gidiyor?”adlı kitabında
not ettiği gibi, “1974 sonrasında önemli ölçüde değiştirilmiş, 160
bin Kıbrıslı Rum taksim çizgisinin güneyine göç ederken, önceleri
“mevsimlik işçi” sayılan “TC kökenli göçmen nüfus, Kıbrıslı Türklerin
geleceklerinin belirlenmesinde önemli rol oynayan sosyal bir varlık haline
sokulmuştu.” Görülen o ki 100 binden fazla Anadolu göçmeni, sayıları 80
binin altına düşürülen Kıbrıslı Türkler açısından kendi
geleceklerini belirleme ve demokrasi mücadelesi konusunda önemli bir engel
olmayı sürdürüyor.
Sivil barışı tehdit eden bir başka
faktör Çalışma ve İskan Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Alper’in açıkladığı
gibi (Kıbrıs, 7 Ekim 1999) bu göçmüş nüfusun yüzde 70’inin kaçak
olması. KKTC’de göçmenler, uluslar arası hukuk açısından ciddi bir
sorun. Türk göçmenler sorunu, Klerides’in Paris öncesi son doğrudan görüşmelerde
bu konunun üzerinde durmasıyla, gündemin ilk sıralarına yerleşti. Rum Dışişleri
Bakanı Kasulides, o zaman yaptığı bir açıklamada, göçmenler meselesi
çözülmeden Kıbrıs meselesinin çözülemeyeceğini bildiriyordu.
Ada’nın kuzeyinde ayrışma
giderek netleşiyor. Yapılan kamuoyu yoklamalarında sol muhalefetin yükselişe
geçtiği görülüyor. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi- Sonark’ın
anketine göre bugün seçim yapılsa CTP yüzde
35.5 ile sandıktan birinci parti olarak çıkıyor. Başbakan Derviş Eroğlu
liderliğindeki Ulusal Birlik Partisi yüzde 33.7 oy alıyor. Serdar Denktaş’ın
DP’si ise yüzde 19.1 ile üçüncü. Annan planının gerekirse olduğunu
gibi kabulünü savunan Toplumcu Kurtuluş Partisi yüzde 3.1’de kalıyor. CTP
Genel Başkanı Mehmet Ali Talat “Kıbrıslılıkçılık” ekolünden, yani
adada iki kesim arasında ortak dil ve ortak kimliğin ön planda olması
gerektiğini düşünenlerden...
Kıbrıslıtürk akademisyen Niyazi
Kızılyürek yeni kitabı “Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs”ta,
“Milliyetçilik Zamanı”nda, Helen Milliyetçiliği ile Türk Milliyetçiliği’nin
çatışmasını anlatıyor. Prof.
Dr. Bakır Çağlar, bugün Kıbrıs’ta gerçekleştirilebilecek yeni
siyasal-kültürel yapılanmada, Kıbrıslı Türk ve
Kıbrıslı Rumların etnik-kültürel farklı olma haklarının
-bireysel ve kolektif anlamda- hoşgörülü birlikte yaşarlıkla kavranabileceğini
belirtiyor ve ekliyor: “Türkiye’de “Milliyetçilik Zamanı”nı yaşayan
“sol”un bu gerçeği kavrayamadığı ve çok farklı dinsel bir oluşuma
sahayı terk ettiği görülüyor. Düşünsel kimliklerini “sol”la tanımlayan
Türkiyeliler için gerçek bir trajikomedya...”
Görülen o ki “Kıbrıs sorunu”
sanıldığı gibi Ada’nın Kuzeyi ve Güneyi sorunu değil. Sorun; Kıbrıs’ı
farklı yaşama sorunu. Kültürüyle, politikasıyla, tarihiyle, kimliğiyle
farklı bir Kıbrıs sanırım hala mümkün...”
KUTU 1 -------
“Kıbrıs
müzakerelerinin geleceğini iç açıcı görmüyorum”
Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Uluslar arası Hukuk Asistanı Dr. Kudret Özersay, konu ile
ilgili olarak sorularımızı yanıtladı:
Nokta:
Bildiğiniz gibi 16 Nisan’da Güney Kıbrıs Rum Kesimi “Kıbrıs
Cumhuriyeti” adı altında AB ile katılım anlaşmasını imzaladı. Sizce
bundan sonraki süreç nasıl şekillenecek?
Bundan sonraki süreç konusunda söz
söylemek için BM Genel Sekreteri tarafından Güvenlik Konseyi’ne sunulan
rapora ve Rumların yapmış olduğu AB Katılım Antlaşması’na bakılmalı.
Genel Sekreter ve Güvenlik Konseyi, BM Planını bundan sonraki müzakereler
bakımından “bulunmaz bir zemin” olarak tanımlamış ve planın masada
olduğuna vurgu yapmıştır. Buna ek olarak Annan tarafından hazırlanan
raporda, taraflarda siyasi iradenin oluştuğu konusunda somut bir neden ortaya
çıkmadıkça yeni bir girişimde bulunulmayacağı belirtilmiştir. Bu, bahse
konu metinlerde sorumlu tutulan ve suçlanan taraf olarak Kıbrıs Türk tarafının
siyasi iradeye sahip olduğunu göstermesi gerektiğini ortaya koyuyor. Aksi
halde, Kıbrıs sorunu, son Konsey kararına rağmen BM rayından çıkarak ağırlıklı
olarak Avrupa Birliği bünyesine oturacaktır. Konunun BM bünyesinde kalması
uğruna, karşı olduğu Annan Planına da atıf yapan Konsey kararının şekillenmesine
İngiltere ve ABD ile yardımcı olan Türkiye, insiyatif alıp Genel Sekreteri
harekete geçirmediği taktirde konu AB’ye teslim edilmiş demektir. AB bünyesinde
konunun ele alınışını en iyi anlatan belge, 16 Nisan’da imzalanan Katılım
Antlaşması. Bu Antlaşmaya eklenen 10 numaralı protokolle BM’in çabalarına
destek ifade ediliyorsa da, Annan Planı’na ve Planın ayrılmaz parçası
olan AB Protokolüne atıf yapılmıyor olması dikkat çekiyor. Aynı Protokol,
Rum yönetiminin hazırladığı ve Kıbrıslı Türkleri hedef alan önlemlerin
AB tarafından da destekleneceğini gösteriyor. Bu durumda, Türk tarafının
zamana oynaması, yakın bir gelecekte KKTC’nin temel hukuksal dayanağını
oluşturan Kıbrıs Türk halkının “kaybedilmesi” sürecini hızlandıracaktır.
Nokta:
Ankara’nın Kıbrıs politikası hakkındaki yorumlarınızı alabilir miyim?
Sizce Ankara’nın Kıbrıs politikası tutarlı mı?
Ankara’nın Kıbrıs politikası,
Türk dış politikasında yer alan çeşitli alt-başlıklar içerisinde belki
en tutarlı politikadır. Ana çizgilerinde bir değişiklik olduğu söylenemez.
Fakat bu, kendi içinde çelişkileri olmadığı anlamına da gelmez. Bu bakımdan
belki en iyi örnek bir yandan KKTC’yi tanıtmak için çeşitli dönemlerde
harekete geçileceğine dair açıklamalar yaparken, diğer yandan bu devletle
olağan olarak birbirini tanımış olan devletler arasındaki ilişkinin dışında
bir ilişki kurulmasıdır. Ya da, Kıbrıs Rum yönetiminin AB’ye yönelik
tam üyelik başvurusu bakımından özellikle gümrük birliği kararının alındığı
dönemde yapıldığı söylenen pazarlık, son dönemde bu türden bir katılımın
yasal olmadığı yönündeki tutumla uyumlu görülemez.
Nokta: Güney Kıbrıs’ın AB’ye üyelik yolunda adım atması
ister istemez Türkiye’nin AB üyeliğini de etkileyecek. Kıbrıs sorununun
çözümlenebilmesi için Türkiye’nin tüm AB ülkelerini ikna etmesi
gerekecek. Bu konuda Türkiye’nin neler yapması gerekir?
Hepimizin bildiği üzere, Kopenhag
zirvesinde Kıbrıs’ın Türkiye’nin AB üyeliğinden ayrı tutulması
gerektiği ifade edilmişti. Türkiye’nin Birliğe üyelik müzakerelerinin başlayabilmesi
bakımından Kopenhag kriterleri esas alınacaktı. Fakat son dönemde AB
Komisyonu’nun açıklamaları, müzakerelerin başlaması için Kıbrıs
sorununun çözümünün şart olduğunu ortaya koymuştur. Aslında burada AB
bakımından bir çelişki bahis konusu değildir. Çünkü, Kopenhag
kriterlerinden biri demokrasi ve insan haklarına saygıdır. Ve Birlik üyeleri
Kıbrıs sorununu önemli ölçüde insan haklarının ihlali sorunu olarak görmektedirler.
Şu anda Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Kıbrıs kökenli
çok sayıda mülkiyet ve yerlerinden edilen Kıbrıslı Rumlara dair davalar
bulunmakta. Bu mahkeme AB organlarından biri değilse de, AB hukuku içerisinde
kendine özgü insan haklarını koruma mekanizması gelişmemiştir. Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi ve koruma mekanizmasına atıf yapılmıştır ve bu
ihtiyaç Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları Mahkemesi üzerinden
giderilmektedir. Bu nedenle, Kıbrıs kökenli çok sayıda dava ortadan kalkmadığı
sürece, Türkiye Kopenhag kriterlerinden insan hakları şartını yerine
getiremez. Adada bir çözüm bulunmadan Türkiye’nin bu davalara dair
tazminat kararlarını yerine getirmesi, soruna ilişkin temel tezlerinin önemli
bir bölümünden vazgeçmesi anlamına gelecektir. Bu tür bir davranış, tüm
Kıbrıslı Rumların evlerine geri dönmesini, Annan Planına oranla çok daha
fazla Kıbrıslı Türkün yerinden edilmesini kabul etmek anlamına gelecektir.
Bu, iki-kesimli bir ortaklık tezini de ortadan kaldırmak olacaktır. Bu
nedenle görünen o ki Kıbrıs’ta bir çözüm bulunup, Annan Planında olduğu
gibi, AİHM önündeki davalar düşürülmediği sürece, Türkiye’nin
Kopenhag kriterlerini yerine getirmiş sayılması çok güç. Çözümsüzlüğün
devamı çerçevesinde bahse konu davaların varlığı, Türkiye’nin üye
devletleri ikna edebilme yeteneğini sıfırlamaktadır.
Nokta:
Kıbrıs sorununun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
16 Nisanda imzalanan Katılım Antlaşması’yla,
Türk tarafının temel tezlerinden biri önemli ölçüde gücünü yitirmiştir.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı ve anayasal bir revizyon üzerine tesis
edilecek çözümü BM Genel Sekreteri’nin ifadesiyle bir kabus olarak değerlendiren
Türk tarafının, AB’ye girerken bu devletler hukuku sujeliğini kullanmış
olan devleti ortadan kaldırması artık çok güç görünüyor. Aslında Annan
Planı, ne Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı ne de iki ayrı devletin ardıllığı
üzerine kurulmuştu. Her bir konuyla ilgili olarak, devamlılık ya da ardıllık
ağır basmaktaydı. ABD’nin Kıbrıs özel temsilcisi Weston’un da ifade
ettiği üzere, Rumların bu sıfatla katılması nedeniyle Annan Planında önemli
değişikliklere “ihtiyaç var” artık. Yani olası yeni oluşum, bundan böyle
Kıbrıslı Rumların istediği şekilde ele alınacak. Zaten Katılım Antlaşması’nın
yukarıda sözü edilen Protokolünde Annan Planı’na atıf yapılmıyor olması
da buna delil teşkil ediyor. Sadece bu gerekçeyle bile, Kıbrıs müzakerelerinin
geleceğini bir devletler hukukçusu olarak, en azından Kıbrıs Türk halkı
bakımından pek iç açıcı görmüyorum.
Nokta:
Türkiye’nin Mayıs 2004’a kadar yapması gerekenler neler olabilir?
Bence Türk tarafı, başka birtakım
alternatiflere gücü yetmediği taktirde, konunun BM sistemi içerisinde sonuçlanabilmesi
için inisiyatif alarak yeni bir açılım yapmalıdır. Önümüzde bir yıllık
bir süre vardır. Katılım Antlaşması Mayıs 2004’te yürürlüğe girerek
bağlayıcı olacaktır. Bu zaman zarfında bir çözüm bulunması, AB içerisinde
yer alan bir Kıbrıs Türk devletinin sahip olacağı hakların zaman içerisinde
erozyona uğratılmasını önleyecektir. Çünkü bu süreçte bulunacak çözüm,
Katılım Antlaşması’nın değiştirilmesini sağlayarak tüm hakları ve
genel olarak çözüm belgesini AB hukukunun değiştirilemez ve zamanla törpülenemez
bir parçası haline getirebilecektir. Aksi halde, sıradan Konsey kararlarıyla
değiştirilebilecek ucu açık bir yapı gündeme gelecektir. Fakat bu söylenenlerin,
Türkiye’nin Irak müdahalesindeki sorunlu döneme rağmen ABD’ye yakınlaşması
ve yeterli desteği alması durumunda, gücünü yitireceği de bir gerçektir.
KUTU
2
“Ankara
tutarlılıktan çok uzak”
Dışişleri eski Bakanı İlter Türkmen:
16 Nisan'da Güney Kıbrıs "Kıbrıs
Cumhuriyeti" sıfatıyla Katılım Antlaşmasını imzaladı.Ancak bu Antlaşmaya
eklenen bir protokolde,imzalayıcı taraflar,yani 25 ülke ,Kıbrıs konusunda
bir çözüme ulaşılırsa ,AB Konseyinin oy birliği ile Kıbrıs'ın katılımına
dair hükümlerin Türk toplumu göz önünde tutularak uyarlanmasına karar
vereceği belirtiliyor.Daha önce 11 Nisan'da BM Genel Sekreteri’nin raporunu
incelemek için toplanan Güvenlik Konseyi de Kofi Annan'ın planı kullanılarak
bir çözüm çağrısında bulundu. Annan planı artık bir çözüm
belgesi olarak değil, fakat bir müzakere zemini olarak masadadır.Güney Kıbrıs'ın
planın bazı kısımlarını, özellikle egemenlik paylaşımı ile ilgili hükümleri
değiştirmek istediği de anlaşılmaktadır.Dolayısı ile tekrar müzakereler
başlasa bile kolay kolay bir anlaşmaya varılması beklenmemelidir.Güney Kıbrıs'ın
üyeliğinin Mayıs 2004'te tekemmülünden sonra ise bir çözümün Almanya'nın
birleşmesi modelindeki gibi ancak bir iç düzenleme ile gerçekleşmesinden
başka çare kalmayabilir.13 Aralık 2002'de Kopenhag'da ve 11 Mart'ta Lahey'de
kaçırılan fırsatların tekrar yakalanmasının kolay olmayacağını
bilmemiz lâzım.Kıbrıs meselesi çözümlenmeden Türkiye'nin AB üyesi
olamayacağı konusunda da galiba artık hiç kimsede tereddüt kalmadı.Ne var
ki,AB'ye girmekten vazgeçsek bile Kıbrıs'ta çözümsüzlük Türkiye'ye her
alanda ağır bir bedel ödetecek. Uzak görüşlülük eksikliği ve kritik dış
politika hataları tarih boyunca ülkelere pahalıya mal olmuştur.
Ankara
sadece Kıbrıs konusunda değil, fakat diğer dış politika konularında da
tutarlılıktan çok uzaktır.
Türkiye
AB'ye gerçekten üye olmak istiyorsa vakit geçirmeden Kıbrıs sorununu ve Ege
sorunlarını çözümlemek için çok ciddi bir çabanın içine girmelidir.
Fakat Hükümet üyelerinin konuşmalarından böyle bir bilinç içinde
oldukları izlenimi alınmıyor. Belli ki yine sonuna kadar güçlükleri
ertelemeye çalışacağız ve Mayıs 2004'te iş işten geçmiş olacak.
Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün gerek KKTC gerek Türkiye için AB üyeliği dışında ne gibi sonuçlar vereceğini bugünden kestirmek zor. Fakat KKTC'de tatsız bazı iç gelişmeler ve bölünmeler olabilir.Türkiye ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mülkiyet davaları yüzünden güç durumda kalabilir. Kıbrıs meselesi AB ile ilişkileri olumsuz etkiler.Yunanistan'la büyük umutlar doğuran yakınlaşma zarar görebilir.