Kıbrıs avantaja dönüşebilir
Kıbrıs'ta taviz vermemenin AB'yle ilişki
açısından da doğru olacağı görüşü haklı
MHP lideri Bahçeli'nin dün hükümetin Kıbrıs
politikasını eleştirenleri Rum basınıyla bir tutması haksızlık olsa da,
haklı olduğu bir nokta var.
Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin Kıbrıs nedeniyle bu kadar
gerildiği bir sırada, Ankara'nın tezlerinden vazgeçmesi ne beklenebilir, ne
de doğru olur.
Önümüzdeki günlerde Meclis'te yapılması beklenen Kıbrıs genel görüşmesi
de, zaten mevcut tezlerin belki daha da kesin sınırlara kavuşturularak bir
ulusal mutabakat temeline oturtulmasıyla sonuçlanacak.
Üstelik Türk tarafının inisiyatif almasıyla, mevcut tezlerde değişiklik
yapılmadan önemli bir fırsat yakalanmışken, Ankara'dan Kıbrıs politikasını
'yumuşatmasını' beklemek, bunu istemek en azından safdillik olur.
Bu fırsat, Kıbrıs Türk ve Rum liderler Denktaş ve Klerides'in 4 Aralık'ta,
Denktaş'ın önerisiyle Lefkoşa'daki Yeşil Hat üzerinde yüz yüze görüşmesinin
kararlaştırılmasıdır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel
Temsilcisi Alvaro de Soto'nun da (müdahil olmadan, yalnızca kayda geçirmek üzere)
hazır bulunacağı bu görüşme, ilgili bütün taraflara bir çıkış noktası
verebilir.
Dolayısıyla Başbakan Yardımcısı Bahçeli, dün MHP Meclis Grubu'na Kıbrıs
konusunda taviz vermeden durmanın, şu aşamada AB politikası açısından da
doğru olduğunu söylerken
haklıdır. Taktik olarak doğrudur.
Başbakan Ecevit 18 Kasım'da NTV'deki konuşmasında "AB'nin Türkiye ile
Güney Kıbrıs'ı aynı kefeye koyacağını sanmadığını" söylerken
de haklıdır. O da stratejik açıdan doğrudur.
Bahçeli haklıdır, çünkü Kıbrıs konusunda artık karşılığında Türkiye'nin
ulusal çıkarları açısından daha önemli bir taviz alınmadıkça adım atılamayacak
noktaya gelinmiştir. Bu daha önemli ulusal çıkar belki ancak AB üyeliği
olabilir. 2002 yılı, AB-Kıbrıs ilişkilerinde bir dönüm noktası olacak
gibi durmaktadır. Türkiye açısından, Kıbrıs sorunu 'yanlış' çözülürse,
AB ile ilişkiler de yanlış bir yola girebilir.
AB hükümetlerinin
yanlışı
Ecevit haklıdır, çünkü Türkiye'yi Güney Kıbrıs nedeniyle dışarda
tutmaya karar veren Avrupa hükümetleri, bundan 10 yıl sonra başlarına
gelebilecekleri seçmenlerine açıklayamazlar. Türkiye bu coğrafyada
yapabileceklerinden çok, yapmayı reddedecekleriyle güçlüdür. Oysa
Yunanistan'ın "Kıbrıs'ı almazsanız Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliğini
veto ederim" tehdidi daha aşılabilir bir engel olarak görülmelidir.
Burada sorun, AB hükümetlerinin, hepsi değilse bile büyük kısmının bu
durumun farkında olmaması ve Türkiye'nin AB üyeliğini (evet, yanlış
olarak) Kıbrıs sorununa bağımlı hale getirmeleridir.
Yukarıda sıralananlar ne kadar somut birer gerçekse, bu da o kadar somut bir
gerçektir.
Bu fotoğrafı çekip, AB'nin Türkiye üyeliğini Kıbrıs'ta çözüm koşuluna
bağladığını söyleyip, yaklaşmakta olan sıkışmayı işaret etmek, MHP
çevrelerinde yanlış anlaşıldığı gibi, bu görüşü paylaşmak değildir.
Yalnızca bu sıkışmayı gösterip, önlem alınması gereğini söylemektir.
AB üyeleri arasında İngiltere ve Yunanistan dışında Kıbrıs sorununun
tarihsel köklerini derinlemesine bilen, Kıbrıs'taki dengelerin radikal biçimde
değişmesinin bütün bölgedeki stratejik dengeyi nasıl bozacağını bilen
yok.
Yunanistan soruna taraf ve AB'deki veto hakkını ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek
için kendi açısından gayet başarıyla kullanıyor.
İngiltere'nin ise adada, harekat yarıçapı Balkanlardan Suveyş Kanalı'na,
Kafkaslardan Basra Körfezi'ne uzanan iki askeri üssü var. Öncelikli çıkarı
üslere halel gelmemesi.
Dolayısıyla hükümet liderlerine düşen, hamasi Kıbrıs nutukları atmanın
yanısıra, bir yandan yeni diplomatik girişimlerde bulunup (ki Denktaş'ın
inisiyatifi bu yönde atılmış doğru bir adım), diğer yandan AB ülkelerine
Türkiye'yi Kıbrıs nedeniyle reddetmenin muhtemel sonuçlarını anlatmak.
Bu yapıldığında, şimdi Türkiye'nin AB ilişkilerinde bir engel gibi duran
Kıbrıs'ın nasıl bir koz haline dönüştüğü görülebilir.
Ustalık nutuk atmakta değil, bütün tarafların
geri adım atmadan mutlu olacağı çözümü bulmakta.