Avrupa'nın kâbusu Kıbrıs

2002, Türkiye'de de Avrupa'da da Kıbrıs yılı gibi görünüyor. Kıbrıs için iyi ve kötü senaryolar...

Önemli bir AB üyesinin Ankara büyükelçisine
"2002'de Türkiye-AB ilişkilerinde en kötü senaryonuz nedir?" diye sordum. 28 Şubat gecesi bir davetteydik ve çevrede başka büyükelçiler de vardı. Büyükelçi biraz düşündü, yutkundu, "En kötü senaryo Kıbrıs'ta görüşmelerin çökmesidir" dedi. Sonra ekledi: "Bu yalnızca Türk-AB ilişkileri için değil, AB'nin kendisi ve geleceği için de bir felaket senaryosu olabilir."
Sonra açıkladı: "Kıbrıs'ta görüşmeler çökerse, Helsinki kararları devreye girebilir. Bu durumda 2003'te dönem başkanlığını devralacak olan Yunanistan, Kıbrıs'la (yani Kıbrıs Rum hükümetiyle) üyelik görüşmelerinin başlamasını isteyebilir, aksi halde kendisi de Doğu Avrupalı adayların, özellikle Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti ile müzakereleri engelleyebilir. Bu durum AB içinde zaten boy vermeye başlayan ve hükümetleri iç politikada zorlayan Birlik karşıtı eğilimleri güçlendirecektir. Öte yandan AB, Kıbrıs ile görüşmeleri başlatırsa, Türkiye'nin tepkisi tam olarak kestirilemiyor."
Burayı özetlemem gerekir. Demek istenen Brüksel'in kendisini bir anda, bir aday ülkeyi (Türkiye), diğerini (Kıbrıs) işgal eden güç ilan etme zorunluluğuyla karşı karşıya bulması ihtimali. Bu ihtimal, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana sınırları içinde hiç çatışma görmemiş AB'nin kendi eliyle bölgedeki en uzlaşmaz görünen sınır sorununu gönüllü olarak ithal etmesi demek. Büyükelçi, "Böyle bir durumu tabii ki arzu etmeyiz" diye sıkıntısını anlatıyor.
Demek ki, Kıbrıs Rum lideri Klerides'in dün ikinci turu başlayan görüşmeleri terk etme tehditlerinin, gerçekten terk edecek noktaya ulaşacağını pek beklememek lazım. Çünkü bunu yaparsa, kendi başının da hem AB, hem de ABD ile belaya gireceğini hesap ediyor olmalı.

Çözümsüzlük kolay değil
Bu kanıya ulaşmamızın iki gerekçesi daha var. Sözünü ettiğim davetten hemen önce ABD'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Thomas Weston ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Lynn Pascoe'nun da bulunduğu bir başka toplantıdaydım. Weston ve Pascoe, Atina uçağından yeni inmişlerdi. Yunanistan Dışişleri Bakanı Papandreu ile yeni görüşmüşlerdi. Weston'un "Haziran'a dek çözülmesinde yarar var" ve "Görüşmelerin başarısı konusunda iyimserim" demesine toplantıdaki bazı Türk katılımcılar kuşkuyla yaklaşıp, iyimserliğinin gerekçesini sordular. "Çünkü ben Amerikalıyım" dedi. Bu yanıt, şakanın ötesinde, kararlılık gösterisi olarak yorumlanabilir. Weston'un 'haziran' vurgusu ikinci gerekçe. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Dönem Başkanı Meksikalı Adolfo Zinser'in 26 Şubat'ta, Kıbrıs görüşmelerini BM adına izleyen Alvaro de Soto ile konuşması ardından yaptığı açıklamada da 'haziran' hedefi vurgulanıyor.
Haziran yaklaştıkça, hem Lefkoşa'nın iki yakasının, hem de Atina ve Ankara'nın sıklaşan 'cesaretlendirme' turlarına muhatap olması beklenmeli.

Peki ya iyi senaryo?
AB büyükelçisi en kötü senaryoyu 'Kıbrıs'ta görüşmelerin çökmesi' olarak tanımlayınca, AB Genişleme Sorumlusu Verheugen'in 15 Şubat'taki sözlerini anımsatarak, "Ben idam cezası kalkmazsa, Kürtçe yayın, eğitim olmazsa" diyeceğinizi sanıyordum" dedim. "Onlar da bir faktör ama" diye devam etti, "Onlar gri alanda". Diplomasi dilindeki anlamı, "O alanlarda nasıl olsa bir yol bulunur."
O noktada Türk-AB ilişkilerinde 2002 için 'en iyi senaryo' tahminini sordum. Hele ki son tartışmalardan sonra beklentim, açık söylemeliyim, "İdam cezasının kalkması, Kürtçe konuları" gibi bir yanıttı.
Büyükelçinin iyi senaryo yanıtı da aynıydı: "En iyi senaryo Kıbrıs'ın çözüm yoluna girmesidir."
2002 Türkiye'de de, Avrupa'da da 'Kıbrıs yılı' gibi görünüyor. Özetleyebiliriz:
AB'nin 2002'den yalnızca Türkiye ile ilişkiler için değil, kendi geleceği için de en büyük beklentisi Kıbrıs'taki görüşmelerin uzlaşma getirmesidir.
AB'nin kâbusu Kıbrıs görüşmelerinin çökmesidir. Dolayısıyla Rum tarafının görüşmeleri terk tehditleri, yalnızca daha çok baskıya yol açar.
İzlenimim, Kıbrıs'ın çözüm yoluna girmesi ve ölüm cezasının kaldırılması sürecinin başlaması durumunda, Kürtçe eğitim talebinin Türkiye'nin AB üyelik müzakereleri önünde bir engel olmaya yetmeyeceğidir.