Atina'nın, AGSP uzlaşmasıyla ilgili tepkisi pazarlığa kapı açar nitelikte
Ankara'nın Avrupa güvenlik yapısı üzerine ABD ve İngiltere
ile anlaşmaya varıldığı açıklamasının, Atina'yı rahatsız ettiği aşikâr.
Yorgo Kırbaki'nin Atina'dan aktardığına göre, Dışişleri Bakanı
Papandreu,
ABD Dışişleri Bakanı Powell'ı arayarak
'bunun ne anlama geldiğini' sormuş. Daha sonra da, pazartesi öğleye doğru
İngiliz
Dışişleri Bakanı Straw ile görüşmüş. İngiliz yetkililer, son bir yıldır
Türkiye ile ABD'nin gözetiminde sürdürdükleri görüşmeler
konusunda daha dün diğer AB ülkelerine bilgi vermeye başladı (Dolayısıyla,
geçtiğimiz hafta Ankara'ya gelen AB Dönem Başkanı ve Belçika'nın Başbakanı
Verhofstadt'ın AGSP konusunda yaptığı açıklamaların da, Yunanistan hükümetinden
bu süre boyunca gelen açıklamaların da, yalnızca basına sızan bilgileri
kaynak aldığı ortaya çıktı).
İngiltere'nin görev süresi bu günlerde sona erecek olan Ankara Büyükelçisi
Sir David Logan'ın dün Başbakan Ecevit'e yaptığı 'veda ziyareti'nde de
konu gündeme geldi.
Aynı saatlerde Yunanistan hükümet sözcüsü Protopappas, "İngiltere'nin
açıklaması bizi bağlamaz" diyordu. Kıbrıs'ı kastederek ekliyordu:
"Hayati konularda istisnalar kabul etmeyeceğimizi daha önce söylemiştik."
Doğrusu kimse zaten Atina'nın Ankara tarafından memnuniyetle karşılanan bir
çözüme kolay bir 'evet' diyeceğini tahmin etmiyordu. Ama tepki aslında o
kadar sert de değildi. Örneğin "Veto edeceğiz" demiyor,
"AB kurullarında görüşeceğiz" diyordu. Sanki kapıyı bir pazarlığa
açmak istiyordu.
Zaten Yunanistan'ın bir şey almadan
ABD-İngiltere ve Türkiye arasında varılan bu uzlaşmaya neden 'evet' diyeceği
üzerine de soru işaretleri belirmeye başlamıştı. Acaba Yunanistan da Kıbrıs
konusunda, diyelim Güney Kıbrıs'ın AB üyelik sürecinin başlatılması
halinde Türkiye'nin 'ilhak türünden sert bir tepki' vermemesine mi garanti arıyordu?
Bunu birkaç hafta, belki birkaç gün içinde anlayabiliriz.
Türkiye'nin
garantisi ne?
Ankara'da hükümet yetkililerine sorarsanız, ABD ve İngiltere ile varılan
uzlaşma metni, NATO ve AB tarafından kabul edilmesi durumunda Türkiye için
yeterli garantiyi oluşturuyor.
Üstelik bu 'garanti', ne 1980'de Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına dönüşünde
olduğu gibi bir 'asker sözü'yle, ne 1995'teki Gümrük Birliği kabulünde
olduğu gibi muğlak açıklamalarla, ne Aralık 1999'da
AB Dönem Başkanı Finlandiya Başbakanı Lipponen'in mektubunda olduğu gibi,
sonradan
'resmi AB belgesi kabul edilmeyecek' bir iyi
niyet belgesiyle olacaktı. Bu kez, alınacak NATO ve AB kararlarının üçlü
uzlaşma metnine atıfta bulunarak, onu 'hukuki bir metin'
haline getirmesi öngörülüyordu.
Ancak bu, Yunanistan'ın hem NATO, hem de AB'de vereceği onay olmadan mümkün
olamıyor.
Şimdi soruna biraz daha yakından bakalım:
Türkiye'nin AGSP'de ABD ve (AB adına diye varsayılan) İngiltere önerisine,
Kıbrıs ve Ege'de AB ordusuyla çatışmak zorunda kalmamak garantisiyle onay
verdiği anlaşılıyor. Zaten başka türlüsü, Rogers Planı'ndan ağzı yandığı
için yoğurdu üfleyerek yiyen Ankara'dan beklenmemeli.
Oysa Yunanistan'ın AGSP'den en büyük beklentisinin, kendince (tıpkı Türkiye'ninki
gibi) 'hayati' olan Kıbrıs konusunda, Türkiye'ye karşı AB ordusunun güvencesini
aramak olduğu anlaşılıyor.
Dolayısıyla Türkiye'yi Kıbrıs konusunda
'tatmin eden' bir garanti mekanizmasının, Yunanistan'ın beklentilerine ters düşeceği
anlaşılıyor. Verilen ilk tepkinin anlamı bu.
Öyleyse, Yunanistan'ın üçlü uzlaşmaya vereceği kilit onayı, Kıbrıs
konusunda yeni bir 'kazanım' sonunda vereceği kestirilebilir. Bu durumda
Yunanistan'ın Güney Kıbrıs'ın üyelik sürecinin başlatılmasında ısrar
etmesi beklenebilir.
Böyle bir talep, Ankara tarafından Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki tezlerine
zarar vermeden nasıl karşılanabilir?
Bu sorulara sağlıklı bir yanıtı, ancak uzlaşma metninde 'AB'nin NATO imkânlarına
güvenceli erişimi'nin (assured access) nasıl formülleştirildiğini tam
olarak anlayınca verebiliriz.
Sevinmek için de, yerinmek için de henüz erken.