Karanlıkta ıslık
Kıbrıs ile yakından ilgili, koalisyonun DSP kanadından olmayan bir bakan "Ecevit başbakanlığındaki bu hükümet 'şahin' kimse başka bir şey beklemesin" diyor. Ecevit de bu devlet görüşünü her fırsatta yineliyor. Kıbrıs'ın Türkiye'nin güvenliği için 'yaşamsal' önemde olduğunu söylüyor. Aynı görüşün Genelkurmay tarafından, oldum olası paylaşıldığını biliyorum.
Anlayamadığım bir husus var. Kıbrıs ile ilgili Türk politikasının yanlış olduğunu kimi meslektaş öne sürüyor. Yunan yazarlarının aynı görüşleri belirttiklerini görüyoruz. Onların içinden hiçbiri, Yunan politikasını eleştirip 'Türkler haklı'
demiyor. Bunda biraz gariplik yok mu?
Acaba Yunanistan gerçekten tamamen mi
haklı? Yoksa Yunan yazarlar bizim kadar
düşünme özgürlüğüne mi sahip değiller?
Kimi meslektaş Türkiye'de mevcut politikaya karşı olanları eleştirirken ağır suçlamalarda bulunup, bunların yabancılardan imkân elde edenler, Türkiye içinde yabancılarla ortak çalışanlardan imkân elde edenler, yabancı vakıf-dernek ve araştırma kurumlarından yararlananlar ile politikada yükselmek için dışarıdan icazet alanlar olduğunu bile iddia edebiliyor.
Ben bu kadar ileri gitmiyorum. Sadece hemen 'her konuda' devlet politikasına karşı yabancı görüşleri savunanlarla ilgili kuşku ifade ediyorum. Yoksa neden devlet politikaları da çeşitli yönden eleştirilmesin?
Konunun gerçekten 'yaşamsal' olup olmadığını tartışmak gerek. Bunu bugüne kadar birçok defa, en yetkili ve uzman kişilerle konuştum. Ama şimdi, bunlardan biri sandığım bir emekli komutan (Başbakan ve Genelkurmay görüşünün aksine) neredeyse Kıbrıs'ın Türkiye için stratejik pek önemi olmadığı kanısını ifade eder tarzda konuşuyor.
Bu noktada kamuoyunun iyice aydınlatılması, güncelleştirilmesinde yarar olduğunu düşünüyorum. Konu sadece diğer önemli boyutlarıyla gündemde tutulmamalı. Yetkili makamların halkla ilişkiler ve enformasyon büroları aracılığıyla bu, samimi ve uzmanca olmayan görüşlerle yaklaşılmaması gereken, önemli konunun üzerine eğilmeleri gerekiyor.
İşin şakasının olmadığını hatırlamak için 1963 yılına, Kıbrıs'ta çıkan olaylara dönmek gerek. O zaman Ecevit'in mi, yoksa bugün fazla bilgi sahibi olmadan 'Artık soykırım olmaz' değerlendirmesi yapanların mı inandırıcı olduğu değerlendirilebilir.
En azından 37 yıldır artık Kıbrıs ikiye bölünmüş durumda. Bu barış içinde geçen dönemde iki toplumda ne gibi değişim yerleşti düşünmek gerekir. Şimdi barış içinde bir arada yaşamalarının mümkün olup olmayacağı biliniyor mu? Mevcut durum değiştirildiğinde ortaya 1963 benzeri olaylar çıkarsa üstesinden nasıl gelinir? Bu sorular yanıtlanmalı.
Genelkurmay 1960 yılında, Garanti Antlaşması imzalandığında, bir gün Kıbrıs'a, denizaşırı
bir müdahale yapmak zorunda kalabileceğini düşünerek, gerekli 'amfibi harekât' hazırlıkları yapmadığı için suçlanır. Bugünün komutanları benzer suçlamalara ileride muhatap olmamak için üzerlerine düşen uzak görüşlü olmanın gereğini, hükümetle birlikte yerine getiriyorlar. Askeri önlemleri alıyorlar. Devlet politikası böyle oluşuyor.
Kanımca, iyi niyetle Kıbrıs politikasını eleştirenlerin eksikliği konuya çok boyutlu yaklaşmamalarından ileri geliyor. Tabii bir de işin içinde 'çok liberal olma çabası' bulunuyor.
* * *
KEMALİZM NOTU: Kırıkkale'de Vali Behiç Çelik geçen hafta 16 derslik, içinde bilgisayar odası, laboratuvarı, kitaplığı ve özürlüler için asansörü bulunan bir ilköğretim okulunu açtı. Yarın İzmir'in Tire'sine bağlı Kireli Köyü'nde vatandaş gayretleriyle tamamlanan 17 sınıflı, 7 köy için taşıma merkezli bir ilköğretim okulu açılıyor. Bu okulun da kütüphanesi, bilgisayar odası, laboratuvarı var. Müdür Hüsamettin Bayındır, '350 öğrenci okuyacak' diyor. Her iki okula da, iki yıl önce arabasına konan bir bomba ile şehit edilen küçük kardeşim Ahmet Taner'in adı verildi. Bu kadirşinaslığın sebebi kendisinin, özellikle yaşamının son yıllarında, Türkiye ve yurtdışında verdiği konferanslar ve yazdığı yazılarla Kemalizmi çok büyük kitlelere özümsetmeye çalışmasıydı. Benzer girişimlerin, bu alanda varmış olduğu noktanın işaretleri olduğunu, içim ısınarak, hep düşünmüşümdür.