Kıbrıs’ta haklıydık, neden bu duruma düştük?
Türkiye Kıbrıs olayını tam 55 yıldır izliyor. Bazılarımız ilk günlerinden itibaren gelişmeleri yaşayarak bugünlere geldiler. Kimilerimiz 1960’lardan sonrasını hatırlıyorlar. Kimi zaman kanlı olaylar gördük. Kimi zaman hırslandık. İnişli çıkışlı yıllar geçirdik.
Burada
yapılan pazarlıkları, çözüm için oynanan uluslararası oyunları, uygulanan
baskıları gördükçe, Annan planını okudukça ve yapılan açıklamaları dinledikçe
kendi kendime hep aynı soruyu soruyorum:
“... Kıbrıs davasında biz hep haklıydık. 1974 harekatını da hakkımızı korumak
için yaptık. Peki sonra ne oldu? Sonra ne oldu da dünyanın gözünde biz haksız
duruma düştük. Bunu sadace Yunanlıların iyi propagandasına bağlayamayız. İşin
içinde başka nedenler de olmalı.”
Öyle değil mi?
Kıbrıs, bizim haklı davamızdı.
Uluslararası kamu oyu da bize hak vermişti.
1974’e kadarki gelişmeleri hatırlayın.
Londra- Zürih antlaşmalarının hemen ardından, Yunanistan ile birleşme (Enosis)
taraftarı olan bazı Kıbrıs’lı Rum ve Yunan çevrelerinin, Türk toplumunu yok
etmek için yaptıklarını hiç unutmadık. Grivas ve arkadaşlarının Türk köylerini
basmaları, katliam girişimleri ve her defasında Türkiye’nin tehditleri
karşısında gerilemeleri, olaylar soğuduktan sonra yeniden hareketlenmelerini
birlikte yaşadık. Bardağı taşıran damla 1974’de, Yunan Albaylar cuntasının
Makarios’u devirip Enosis’i gerçekleştirmek için giriştikleri darbe ile geldi.
Bu olay üzerine artık Türkiye’nin askeri müdaheleden başka çaresi yoktu.
Ankara’yı bu yola itenler Yunan cuntası ile Ada’daki uzantılarıydı. Nitekim,
Uluslararası kamu oyu da bunun farkında olduğundan dolayı, Türkiye’nin askeri
müdahelesine karşı çıkan olmadı.
Türkiye haklıydı...
Sonra ne oldu da haksız duruma düştük?
Bütün dünya bize karşı büyük bir komplo mu kuruyor ? Kıbrıs’ta bizi
cezalandırmak için oyun mu oynanıyor? Bugünkü duruma gelinmesinde bizim hiç
hatamız olmadı mı? Olduysa nerede hatalı davrandık?
Geriye dönüp baktığımızda Türk tarafının, ayrıntıları bir yana bırakırsak, temel
birkaç önemli hatasını görüyoruz.
İLK HATA, ASKERİ HAREKATIN İKİ AŞAMALI OLMASIYDI...
Türkiye’ nin ilk büyük hatası, Ada’daki askeri harekatı ilk aşamada
tamamlayamamasıydı. 1 inci harekat Uluslararası kamu oyunda anlayışla
karşılanmıştı. Ancak ogünün koşulları, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeterince
hazırlanamamış olması, gereken takviyenin zamanında yollanamaması, ilk harekatta
hedeflere ulaşılamamasıyla sonuçlandı. 4 üncü gün ateş kesmek zorunda kalındı.
Harekata 4-5 hafta ara verildi. Bu arada Cenevre’de bir barış toplantısına
gidildi. Ada’nın bölünmesi, hatta 5 ayrı kanton yaratılması önerileri yapıldı.
İstenen elde edilemeyince, askeri harekat tekrar başlatıldı.
Ancak bu defa dünya ayaklandı. Daha önce alkışlanan Türkiye, bu defa zavallı ve
savunmasız bir adayı parçalayan istilacı ülke konumuna giriverdi. Amerikan
Kongresinin ambargosu, Uluslararası parlamentoların tepkisi, Milli
parlamentoların ardı ardına Türkiye’yi kınayan kararları, Birleşmiş
Milletlerinin suçlamaları işte bundan sonra geldi.
Türkiye, “kurtarıcı” iken, “işgalci” diye suçlanır oldu.
İKİNCİ HATA BARIŞA İMZA ATAMAMAK OLDU
Askeri harekatlardan sonra barış yapamazsanız, elde ettiklerinizi hukuk
çerçevesine sokamazsanız, başarıyı elde edemezsiniz.
Bunun en tipik örneğini bizler verdik.
Ada’ya yerleştikçe yerleştik. Hemde Türkiye’nin tüm hastalıklarını taşıdık.
Kıbrıs’lılara uyan yeni bir model kurmak yerine, bürokratımızla, askerimizle
Kuzey’de yeni bir Türk Cumhuriyeti kurmanın heyecanına kapıldık. Uluslararası
dengeleri görmezden geldik. Defalarca önümüze gelen barış yapma fırsatını boşa
harcadık.
Sürekli olarak politika değiştirdik.
Önce “1960 antlaşmasının düzenini geri getirmek için müdahele ettiğimizi”
söyledik. Ardından Federasyon tezini ortaya attık. Sonuna doğru, bu defa da
Konfederasyon, Bağımsızlık tezlerine sarıldık. KKTC’yi bir tek başka ülkeye dahi
tanıtamadık.
Tek başımıza kaldık.
Bütün bu yıllar boyunca Rumlar daha akıllı adımlar attılar. Zira işlerin nereye
gittiğini bizden daha iyi görmüşlerdi. Nitekim Avrupa Birliğine tam üyelik
başvurusunu yaparak son dönemeci de döndüler. Türkiye Kıbrıs’ın tam üyelik
girişimini engelleyemeyince tren kaçmış oldu.
BARİ BUNDAN SONRASINI İYİ HESAPLAYALIM
Şimdi 1 Mayıs tarihine kadar son perde oynanacak.
Eğer Rumlar, Uluslararası kamu oyunun gözünde “oyunu bozan taraf” olmadan 2
Mayıs gününe ulaşabilirlerse, istediklerini elde edebilecekler. Zira onların
ellerini kollarını bağlayacak olan en temel unsur, üzerinde anlaşmaya varılmış
Annan planının, AB’ye katılma antlaşmasının içine sokulmasıdır. Bu da 1 Mayıs’a
kadar gerçekleştirilebilir. 1 Mayıs’tan sonra veto hakkına kavuşacaklarından
dolayı, Annan planını kolaylıkla engelleyebilirler.
1 Mayıs’tan sonra Türk tarafı, Annan planını mumla arayacağı bir ortama
girebilecektir.
Asıl tehlike de budur.
Komplo teorilerini artık bir yana bırakalım ve belki de ilk defa gerçekleri
açıklıkla görelim. Eski hatalarımızdan gereken dersleri alalım. Başkalarını
suçlu bulup kendimizi avutacağımıza, önlemlerimizi alalım...