Böyle giderse, Kıbrıs’ta
çözüm olmaz
Üç gün süreyle Kıbrıs’ta hem Türk, hem de
Rum yetkililerle konuştum. Birleşmiş Milletler yetkililerini dinledim.
Sorunun bugünkü durumu ve tarafların tutumlarını ezbere öğrendim.
Vardığım sonuç, ne yazık ki karamsar.
• Görüşmeler batağa saplanmıştır ve BM Genel
Sekreteri’nin temasları hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Denktaş ve
Klerides bugünkü tutumlarının daha ötesine gidemeyeceklerini söylüyorlar.
• Oysa zaman kısıtlı ve Haziran sonuna kadar ilke anlaşması,
yıl sonuna kadar da genel anlaşmanın tamamlanması gerekiyor. Görüş ayrılıkları
ise çok büyük. Denktaş "Ben devletimi bırakmam. Egemenliğimi almadan
adım atmam" diyor, Klerides "Çok ödün verdim, bundan fazla ileri
gidemem. Türk tarafına egemenlik verilmesi söz konusu değildir" diye
konuşuyor. Annan’ın Ada’ya gelişi, görüş ayrılıklarını daha da
arttırdı.
• Top, her iki oyuncunun (Denktaş ve Klerides) ayağında. Ancak
batı kamuoyunda, daha çok Denktaş suçlanıyor ve önce KKTC’nin adım
atması gereğine ağırlık veriliyor. Baskılar Denktaş’a yönelik.
• Tarafsız ve batılı gözlemcilere sorarsanız, sorumlu tarafın
Türkiye olduğunu söyleyeceklerdir. Ankara’nın dış görüntüsü, fikir
ayrılığı olan, kafası karışık, ne istediğini tam bilemeyen bir başkent
şeklinde. Rumların ise, mesajları net ve önerileri çok kimseye "mantıklı
ve kabul edilebilir" geliyor.
‘Kurduğum devleti yıkmam’ Rauf
Denktaş’ın tutumu son derece açık. Belki aynı bu kelimelerle söylemedi,
ancak uzun konuşmalarımızdan ben şu yaklaşımı çıkarttım:
• Ben kendi elimle kurduğum bu devleti, kendi elimle yıkmam.
Egemenliğim kabul edilmeden adım atmam... Kıbrıs’ta Rumların çıkarttıkları
bir savaş olmuştur ve biz kazandık. Rumlar şimdi karşılığını ödemelilerdir.
Bu tutumu hem kendi toplumumu korumak, eriyip yok olmasını engellemek, hem de
Türkiye’nin çıkarı için sürdürüyorum. Bu, Türkiye’nin milli
politikasıdır... Gelsinler eski Kıbrıs yapısını bozalım ve yeni bir
devlet kuralım. Bu yeni devlet, iki egemen (Türk ve Rum) devlet tarafından
kurulsun. Dışa karşı merkezi hükümete yetkiyi biz verelim. Kurucu devlet
olmalıyız. Bu tutumumum değişmesi de söz konusu değil. Haziran sonuna bu işin
yetişmeyeceği de ortada. Ben kendimi bu tarih ile bağlı hissetmiyorum... Şimdi
top Klerides’te. Gerçekleri görmeli ve bize doğru adım atmalıdır. Yoksa,
sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.
‘KKTC devlet olamaz’ Glafkos
Klerides, sadece kendi ve hükümeti tarafından değil, Kıbrıs’taki tüm
batılı diplomatlar tarafından
"büyük esneklik gösteren" ve "büyük
ödünler veren" lider olarak nitelendiriliyor.
Klerides, artık yapacağını yapmış ve bu
kadarıyla yetineceği görüntüsü veriyor. Onun görüşlerini de -kelimesi
kelimesine olmasa da- şöyle özetleyebilirim:
• Dışa dönük egemenlik merkezi hükümetin olacak. Üstelik bu
hükümetin yetkileri çok kısıtlı tutulacağı gibi siyasi eşitliği de
kabul ettik. Türkler kendi kantonlarında iç egemenliğe sahip olacaklar.
Kimse karışmayacak, istediklerini yapacaklar. Seçim, parlamento, yasa, polis,
her şey onların olacak... Rauf, yıllar boyunca, bunları benden istedi,
federasyon için bastırdı, bugün reddediyor... Ben kabul etsem dahi,
KKTC’ye egemenlik vermeyi BM Güvenlik Konseyi kabul etmez. Zira kararlar var.
Benim bu yönde adım atmam da söz konusu değil. Bence Türkiye, henüz Kıbrıs’ta
ne yapacağı ve ne istediği konusunda tam bir karara varamadı. Bu tutumuyla
Dektaş çözüm istemiyor. İstiyorsa bu katı tutumu bırakır. Top onda. Aksi
halde sorumluluğu da kendi yüklenir.
‘Bu tarihi fırsat kaçırılmamalı’ BM
Genel Sekreteri Kofi Annan ve diğer BM yetkilileri, taraf tutuyormuş gibi görünmemek
için kelimelerini seçiyorlar, patlamamak için tırnaklarını yiyorlar.
Ancak her tutumlarından, satır arası sözcüklerden,
Klerides’i daha haklı buldukları anlaşılıyor.
Kofi Annan, benimle konuşmasında ısrarla
"Bu tarihi bir fırsattır, bir daha ele geçmesi güçtür ve bu fırsat
kaçarsa liderler genç kuşaklara karşı sorumlu durumda kalacaklardır"
dedi.
Bana "Ümitsizim, bu iş batak" demezdi
tabii. Ancak BM çevreleri, sorumluluğun giderek Denktaş’ta olduğu
izlenimini arttırıyorlar. Sadece onlar değil, Amerikan ve AB diplomatları
da, Denktaş’ın çözümü zorlaştırdığı ve çözümsüzlüğe oynadığını
açıkça
söylüyorlar. Batı dünyası, Rumları
"esnek" ve "çözümden yana"
gördüğünü saklamıyor.
Özetlemek gerekirse, sonbahara kadar hiçbir gelişme
yaşanmazsa, BM (yani Washington) ve AB Konseyi yazacakları raporlarda, "Türk
tarafını suçlayacaklar ve Güney’in Kıbrıs olarak AB’ye tam üye olmasına
yeşil ışık yakacaklardır."
BM Genel Sekreteri acaba
bir şey yapabilir mi?
Washington isterse yapar. Bu da Bush yönetiminin
tutumuna bağlı ki, şimdilik yandan destek olmakla yetiniyor, ağırlıklarını
koyacaklarının işaretini vermiyorlar.
Son bir not: Denktaş "Beni bağlamaz"
diyor, ancak BM
Haziran sonuna kadar ilke
anlaşmasına varılmasında ısrarlı.
Genel Sekreter, Temmuz’da raporunu yazacağını
saklamıyor.
Hangi konular konuşuluyor? Denktaş
ile Klerides arasında ele alınan konulara "temel sorunlar"
deniliyor. Her birinin ayrı başlığı var. Sıralama değişebilir, ancak Türk
tarafına göre şu şekilde ele alınmaları gerekiyor. Bu başlıkların
herhangi birinde varılan anlaşma, temel "statü" belli olana kadar,
kabul edilmemiş gözüyle bakılıyor.
1. Statü: Kıbrıs’ın nasıl bir cumhuriyet
olacağı (federasyon veya konfederasyon), KKTC’nin egemenliğinin kurulacak
devlet yapısına nasıl yansıyacağı, kanton veya kurucu devletlerin (Türk
ve Rum, yetki ve düzenlemeleri) işte bu çerçevede ele alınıyor.
2. Ortak hükümetin yetki ve sorumlulukları:
Merkezi hükümette ve merkezi parlamentoda, siyasi ve sayısal eşitliğin olup
olmayacağı, hükümet ve parlamentonun yetkileri ve işleyişi bu paragraf altında
belirleniyor.
3. Güvenlik: Ada’da güvenliğin nasıl
kurulacağı, Türk, Yunan ve devam edecekse uluslararası barış gücünün
durumu ele alınıyor.
4. Mal değişimi: Türklerin Güney’de kalan,
Rumların da Kuzey’de kalan mallarının nasıl değiş tokuş edileceği,
tazminat verilerek mi, yoksa herkese veya bir bölümüne geri dönme izniyle mi
çözüm bulunacağı tartışılıyor. Türk tarafı, karşılıklı tazminat
usulü ile bu sorunun çözümünü isterken, Rumlar bir bölümün sahiplerine
geri verilmesi görüşünde.
5. Toprak-Göçmen: Türk tarafının elindeki
toprağın (Ada’nın yüzde 33’ü) kaçta kaçının KKTC’de kalacağı
(KKTC yüzde 29+ öneriyor, Rumlar yüzde 24’e kadar inilmesini istiyorlar);
buna bağlı olarak da, 1974’te 120 bin olduğu söylenen göçmenlerden ne
kadarının (Rumlar mümkünse 50-60 bin civarında olmasını isterken, Türkler
sembolik bir miktar ile sınırlı kalmasını istiyor) geri döneceği ve karşılıklı
olarak iki tarafın serbest dolaşması, mal satın alması ve yerleşmesi
konuları (3 özgürlük) yine bu çerçevede konuşuluyor.