Kıbrıs’ta kritik günler...

     Sonunda beklenen oldu.
     Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri bugün Kıbrıs’a geliyor.
     Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, bir BM Genel Sekreteri’nin Ada’ya ayağını bastığı son tarih 1979’dur. Yani, neredeyse 23 yıllık bir aradan sonra BM Genel Sekreteri Kıbrıs’a fiilen müdahale etme zorunluluğunu duyuyor.
     Nedeni basit: Tüm tartışmalara rağmen, iki lider bir çözüm bulamadılar. Oysa zaman kısalıyor. Bu yıl sonuna kadar, şu veya bu şekilde ya bir çözüm bulunacak ve iki taraf birlikte AB tam üyeliğine gidecekler veya çözüm bulunamayacak ve Güney AB üyesi olurken, Kuzey dışarıda kalacak.
     Bu son olasılık, beraberinde son derece önemli gerginlikleri de getirecek. Ada sonsuza kadar bölünmüş olacak. Gerginlik daha da artacak. Ege’de de yeni bir gerginlik sürecine girilecek. Daha da önemlisi, Türkiye-AB ilişkileri hiç değilse birkaç yıl süreyle bozulacak ve Türkiye’nin AB’ye doğru yürüyüşünün önünde küçümsenemeyecek bir engel çıkacak.
     Müzakerelerde gelinilen nokta, taraflar arasındaki görüş ayrılığını net biçimde gösteriyor.
     Türk tarafı, bugünkü devlet yapısının tümüyle değiştirilmesini, yeni bir yapı kurulmasını ve bu yeni yapıyı oluşturacak iki bacağın (Türk ve Rum) egemen haklara sahip olmasını istiyor. Zaman içinde yakınlaşmanın sağlanmasının daha akılcı olacağını belirtiyor.
     Rum tarafı ise, bugünkü devlet çatısının fazla bozulmamasını, 1960 Anayasası’nda bazı değişiklikler yapılarak yetinilmesini ve merkezi hükümetin yetkilerinin daha geniş tutulmasını istiyor.
     Anlayacağınız, anlaşmazlık
     ayrıntılardan kaynaklanmıyor. Aksine,
     işin ilkesinden kaynaklanıyor.
     
 
ABD, devreye girmeye hazırlanıyor
     Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin bu aşamada Kıbrıs’a kadar gelip, duruma el koymasını son derece ciddiye almak gerekir. Kofi Annan, sadece Kıbrıs’a gitmek üzere yola çıkmıyor. Doğu Timor’un bağımsızlık kutlamalarına katılmak üzere yoldayken, Kıbrıs’ta üç gün geçirecek.
     Genel sekreterler ya sonuç almak veya etkili olabileceklerini düşündükleri zaman bu şekilde hareket ederler. Uluslararası kamuoyunun mesajını iletirler. Bu mesaj, Denktaş ile Klerides’in bu işin içinden çıkamadıkları ve duruma müdahale gerektiği anlamına geliyor. Mesajın altındaki imzaların en başında da Amerika Birleşik Devletleri’nin adı var. ABD Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklama, Washington’un sabrının taşmaya başladığı ve mutlaka bir çözüm istediği şeklinde yorumlanıyor.
     Denktaş’tan yeni
     bir adım...
     Dikkatleri çeken diğer bir gelişme de, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın yaptığı çağırıydı. Türkiye’deyken bir konuşmasında, iki tarafın farklı görüşler
     ileri sürdüklerini belirtti ve büyük
     devletleri açık oturuma davet
     edip bu konuyu tartışmayı önerdi.
     Resmi bir öneri olmamasına rağmen, Denktaş ilk defa "dışardakileri" çağırıyor. Şimdiye kadar daima "Bizi başbaşa bırakın, aramıza girmeyin" diyen KKTC liderinin bu bakış
     farklılığı son derece önemli.
     Ben bir süredir Rauf Denktaş’daki yaklaşım farklılığına dikkat çekiyorum.
     "Bağımsızlığım kabul edilmeden masaya oturmam" pozisyonundan başlayan ve bugün Kıbrıs’ın tek dış temsil formülünü kabul eden Denktaş’ın ısrarla söylediği bir nokta var:
     "1960 anlaşmasına geri dönemeyiz. KKTC’nin egemenliğini kabul edin ve bugünkü yaşam tarzını içeren bir formül bulalım."
     Klerides’in de kendine göre hesapları var.
     Bir türlü orta noktaya gelinemiyor.
     Galiba yine Amerika’nın müdahalesi gerekecek.
     Taraflar, kendi başlarına siyasi karar vermemek, risk almamak için, yine Washington’u suçlamayı tercih edecekler. Hep ağlayacaklar, hem de memnun olacaklar. Aslında kaybedeceklerini de çok iyi biliyorlar. Buna rağmen, gereken vizyonu, gereken cesareti gösteremiyorlar.
     Yarından itibaren Kıbrıs görüşmelerinde yeni bir sayfa açılıyor.
     Bakalım sonunda nasıl bir manzara ile karşı karşıya kalacağız.