Kıbrıs sorunu dediğimiz konu, 60'lı yıllardan
beri devam ediyor. Rumların düzenlediği etnik temizlik kampanyaları ve
cinayetlerle başlayan, Türkiye'nin birkaç kez ada üstünde uçaklar uçurarak
gözdağı vermesiyle yeni bir aşamaya geldi. Rum darbesinin ardından gelen
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile adaya, hiç değilse Türk tarafına huzur
ve barış geldi.
Geldi, ama aradan zaman geçmeye başladıkça biz Kıbrıs'a aslında neden
gittiğimizi ve amacımızın ne olduğunu unutmaya başladık. 1974'te son
derece haklıyken, 80'lere gelirken savunmaya çekildik ve Kıbrıs'la ilgili
bir söylem geliştirmeye başladık.
Bugün, maalesef Kıbrıs sorunu diye tarif edilen şeyin önemli bir bölümü,
içine düşülen bu savunma güdüsünden kaynaklanan bir 'söylem'e, semantiğe
dönüşmüş durumda.
O yüzden mesela KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu'nun Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto ile görüşmesi
değil, bu görüşmeyi NE SIFATLA yaptığı daha önemli hale geliyor.
2000 yılı başından 2002 yılı başına kadar, yani altın değerindeki iki
yıl boyunca Kıbrıs'ta barış görüşmelerinin olmaması tamamen semantik
bir sorundan kaynaklandı. Masaya hangi sıfatla oturulacağı, masada ne konuşulacağından
daha önemli hale geldi çünkü yıllar içinde.
İşte geliştirilen bu söylem ve içine düşülen bu savunma duygusu içinde,
28 yıl önce haklı olunan bir noktadan haksız noktaya düşüldü. Çünkü,
gerçekte herhangi bir çözüm aramayan Denktaş ve Türkiye'deki işbirlikçileri
açısından masaya oturmaktan kaçmak için her yol kullanılabilirdi. En çok
kullanılan yol da semantik oldu.
Açıkçası, bütün bu nedenlerle, arabayı atın önüne koşan tutumumuzla,
Kıbrıs konusunda dünyanın gözünde haksız olan taraf Türk tarafı ve Türkiye.
Bu algılamayı ağzımızla kuş tutsak değiştiremeyiz.
Kıbrıs'ı çözmek yolunda atılması gereken ilk adım, savunma pozisyonundan
çıkmak ve bundan da önemlisi Kıbrıs konusunda yıllar içinde geliştirilmiş
olan dili terk etmek olmalı.
O dili terk etmeden o sorunun içinden çıkmak ve bu arada çözümü aradığımıza,
çözümü arzuladığımıza dünyayı inandırmak mümkün olmaz.
Bakın, o Kıbrıs semantiğiyle ilgili son örnek, Dışişleri Bakanı Yaşar
Yakış'ın pazar günü Kafe Siyaset programında Murat Yetkin ve Mete Belovacıklı'ya
söylediği sözler sonrası çıkan tartışma.
Bakan, Kıbrıs'ta 28 Şubat'a kadar bi anlaşma olmaması halinde Güney Kıbrıs'ın
adanın tamamını temsilen AB üyesi olacağını, Türkiye'nin ise AB toprağını
işgal eder duruma düşebileceğini söyledi.
Vay sen misin, sokaktaki çocukların bile bildiği, yıllardır her yerde konuşulan
bu meseleyi söyleyen... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal başladı yüklenmeye...
Baykal, herhalde farkında olarak yapıyor olmalı, Dışişleri Bakanı'nı ve
dolayısıyla AKP'yi eleştirirken aslında yıllar boyunca Kıbrıs'ta geliştirilmiş
olan o dili savunuyor.
Oysa bir dili savunmakla bir hakkı savunmak birbirinden farklı şeyler.
Şu an gelinen aşamada hep birlikte karar vermemiz gereken şey, Kofi Annan
tarafından sunulan çözüm planının nerelerini ne kadar kabul edeceğimiz.
Çünkü eğer masaya oturulacaksa, o plan çerçevesinde oturulacak ve bana göre
planın sunduğu eşit egemenlik, Kıbrıs Türk'ünü koruyan, onun yıllardır
istediği her şeyi yerine getiren önemli bir unsur. Egemenliğin karşılığında
ise, bir zamanlar zaten 'İlerde pazarlık masasında veririz' diye aldığımız
toprakları vereceğiz.
Buradaki yanılgı, o fazladan alınmış toprakların bizim olduğuna
inanmaktan geçiyor. Hayır, o topraklar bizim değil. Onları almaya da zaten
hakkımız yok. Onları, eğer biz işgalci ya da savaşarak Misak-ı Milli sınırlarını
genişletmeye çalışan bir ülke değilsek, ki herhalde öyle değiliz, geçici
olarak kontrolümüze aldık 1974'te.
Önemli soru şu: Annan planı bizim eşit egemenlik isteklerimizi karşılıyor
mu? Karşılıyorsa, bu plan da vakit geçirmeden imzalanmalıdır. Karşılamıyorsa,
karşılayana kadar pazarlık etmek gerekir.
Bence plan egemenlik isteklerimizi karşılıyor.