Kıbrıs,
Denktaş ve tavsiyeler
6 Şubat 2004
Bayramda Kıbrıs'taydım. Tabiî, Denktaş'ı ziyarete gittim. Kıbrıs'ı kırk
senedir sırtında taşıyan bilge bir "Atlas" gibiydi. Mahzun, üzgün
ve endişeliydi. Ancak, heyecanını ve azmini hiç kaybetmemişti...
ENOSİS'in, yani Kıbrıs'ın Yunanistan'a veya Hellenizm'e ilhakının önünde,
Türk askerinin garantisi ile yıllarca tek başına bir dev gibi dikilmişti.
Bu engeli ortadan kaldırmak için, O'nun "çözümsüzlük"ten yana
olduğu propagandası yapılmış; ne yazık ki, bu propagandaya içerde ve dışarda
birçok çevreler inanmıştı...
Denktaş ile görüşmemizden birkaç satırbaşı sıralıyorum:
- "Kıbrıs, Rum için halledilmiş bir meseledir; çünkü iddialarını dünyaya
kabul ettirdi. Bizim yaklaşımımız ise, 'Rum'a ne veririz de neticeye
gidebiliriz' şeklinde oluyor. Kipriyanu, yıllar önce, 'Bu durum 30 sene de
devam ederse etsin. Nasıl olsa bütün dünya bizim meşrû Kıbrıs Hükûmeti
olduğumuzu kabul ediyor' demişti."
Şimdi, "çözümsüzlüğü" çözüm olarak kimin gördüğü ortaya
çıkmıyor mu?...
- Denktaş, "Girit de böyle gitti..." diyor ve tarihte küçük bir
ufuk turu yapıyor: "1878'de Osmanlı için direndik fakat İngiliz işgaline
uğradık. Lozan'da netice alamadık. 1954'te Yunanistan, 'Tek Kıbrıs halkı
var' diye BM'ye gitti. 1956'da İngilizler 'Self determinasyon hakkını
kullanacak iki halk vardır' dedi. Klerides, 'iki cemaatten oluşan tek halk
var' dedi." Sözün burasında, "Bakınız, bu iş bu kadar ince
noktalar üzerinde cereyan etmekte" diyor.
- "Bizim siyasetimiz, müşterek siyasettir. Denktaş, kendi başına bir
siyaset icat etmiyor" diye devam ederek bazı yanlışlıklara işaret
ediyor: "Kıbrıs'ın AB'ye daha önce girmesi, Türkiye'nin önünü açar
lâfı yanlıştır." "ABD seçime gidiyor; Rumlara baskı yapamaz.
Ancak Annan Planı'nı aynen kabul edersek baskı yapabilir." "Son
beyanlardan sonra artık bizim müessiriyetimiz azalmıştır. Şimdi masaya Kıbrıs,
Türkiye ve Yunanistan birlikte oturmalı..."
- Denktaş, asgarî şartlarını tekrarlıyor: "İki halklılık ve kurucu
millet olma; Türkiye'nin garantisi ve askerin devamı" ve ilâve ediyor:
"Egemen halk ve devlet yoksa ne var?... Bunun dışındaki bir duruma razı
olursanız, azınlık statüsünü kabul etmiş olursunuz..."
Kıbrıs'a son yıllarda hep bir "yük" olarak baktık. AB'ye giremeyişimizden
ekonomimizin bozukluğuna kadar Kıbrıs'ı sorumlu tuttuk. Bazı münasebetsiz
vatandaşlarımız bile, Kıbrıs'ta karşılaştığı bir ters davranış karşısında,
"Biz şehitler vererek sizi kurtardık; siz bana bunu nasıl yaparsınız"
diyerek, küçük bir menfaati için, sanki savaşan kendisiymiş gibi, başa
kakmaktan geri durmadılar. Biraz da madalyonun arka tarafına bakalım...
1571'de insanımızı Kıbrıs'a yerleştirdikten sonra geçen üç asırlık
Pax Ottomana (Osmanlı Barışı), benzersiz bir huzur devresiydi. Lâkin
1878'de Kıbrıs'ı geçici olarak İngilizlere bırakırken Kıbrıs Türk Halkı'nı
da kendi kaderine terkettik. Bu halk, 1923'e kadar yarım asır boyunca, yapılan
haksızlıklara boyun eğerek sabırla bekledi. Lozan'da, Kıbrıs'ın üstünde
duramadık. Kıbrıs Türk Halkı, bu defa Roma ve Zürih Anlaşmalarını
bekledi ve mücadelesine devam etti. 1950'li yıllardan 1974 Barış Harekâtı'na
kadar Kıbrıs Türk Halkı, her türlü zulme ve katliâma tahammül ederek
"Kıbrıs, Türkiye'nin stratejik çıkarları için önemlidir" diye
direndi. Kısaca, 200 bin kişiyi Türkiye'nin çıkarları için yarım asır
kullandık. Şimdi, AB'ye girebilmek için Kıbrıs Türkü'nü belirsiz bir
statüde ortada bırakamayız...
Kıbrıs Sorunu'nda iki taraf var: Taraflardan birisi Türkiye ve KKTC'dir; diğer
taraf ise Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan, AB, ABD ve BM'dir. Yani kısaca,
bu sorun, Türkiye ile Türkiye'yi Kıbrıs'tan çıkararak Kıbrıs'ı Hellen dünyasına
armağan etmeye çalışanlar arasında bulunmaktadır. Meseleyi, ne pahasına
olursa olsun AB'ye girme ve ekonomik çıkarlar elde etme çerçevesinde görmek,
bizi kısır bir dış politika anlayışıyla tarihî hatâlara götürecektir.
ABD-İngiltere ve AB; Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'yu kontrol altında tutabilmek
için Kıbrıs'ı özellikle stratejik çıkarları için değerlendirmekte ve Türkiye'yi,
Türk askerini bunun için adadan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Kim ne
derse desin, Türkiye, tarihten ve milletlerarası anlaşmalardan aldığı
haklarını kullanarak 30 yıldır Kıbrıs'tadır ve çok önemli stratejik
menfaatlere sahiptir. Bu millî menfaatlerimizden, henüz sonucu belli olmayan
bir mâcerâ için vazgeçemeyiz.
Önümüzdeki müzakere döneminde, Denktaş'ın da işaret ettiği şu asgarî
şartlardan tâviz veremeyiz:
1. Kıbrıs Türk Halkı, oluşturulacak yeni devlette, "kurucu
millet" statüsünde, Rumlarla eşit haklara sahip "egemen" bir
halk olacak; aslâ azınlık statüsünde bulunmayacak ve egemenliğini
kaybetmeyecektir. Kurulacak devlette "iki halklılık" esası
benimsenecektir.
2. Türkiye'nin "garantörlüğü", Roma ve Zürih Anlaşmalarında
olduğu gibi sürecektir.
3. Asker sayısı bir miktar azaltılsa da, Kıbrıs'ta Türk Silâhı
Kuvvetleri bulunmaya devam edecektir.
4. Toprak tâvizi, daha önce milletlerarası zeminlerde deklare edilen oranın
altında olmayacaktır.
5. Kuzey Kıbrıs'ta bulunabilecek Rum sayısının belli bir oranın üzerine
çıkmaması konusunda dikkatli olunacaktır.
Bu asgarî şartlarda özellikle önemli olanlar, Kıbrıs Türk Halkı'nın
egemenliği ve garantisi ile Türkiye'nin stratejik menfaatleridir.
Kıbrıs'ta sonuca doğru gidilirken, aceleye getirip tarih önünde bizi
gelecek nesillere karşı mahcup etmeyecek bir politika takip etmeliyiz...