Kıbrıs
depresyonu
Verheugen sorun çözümlenmese
de Rumların üye olacağı müjdesini bize defalarca verdi. Buna rağmen
Atina'da yapılan tören hepimizi üzdü. Adeta depresyona girdik. 1960 Anayasası'nı
yıkıp Kıbrıs Türklerine 1963'ten 1974'e kadar mezalim yapan Rumlar, masum
sivil Türk öldüren bir adamın imzasıyla, büyük 'barış projesi' AB'ye
katılıyordu. Mazlum ve mağdur Türkler uluslararası antlaşmalardan
kaynaklanan haklarına uygun bir çözüm istediklerinden, sadece AB dışında
kalmıyorlar, insafsız bir ambargonun altında ezilmeye devam ediyorlardı. Bu,
Türkiye'nin Kıbrıs politikasının iflasıydı. Sn. Denktaş ve 'Ankara'daki'
sivil-asker Kıbrısçılar bundan sorumluydular.
Doğru, dış politika gerçeklere dayanmak zorunda.
Doğru, dış politika, her politika gibi sonuçlarıyla ölçülür.
Türk tarafı uluslararası antlaşmalara göre haklı olabilir.
Ama AB, Yunanistan'ın da etkisiyle, çözüm olmadan Rum tarafını üye yapma
gücüne sahip olduğuna göre, siyasi gerçekçilik, hukuki haklarımızın çok
daha aşağısında bir çözümü kabul etmemizi gerektirmez mi?
Bu soruya 'evet' desek bile, siyasi gerçekçilik ilkesini konunun tümüne
uygulamamız gerekiyor. AB üyesi olmayan Türkiye'nin uluslararası antlaşmalardan
kaynaklanan koruması olmadan, Annan paketi temelinde Rumlarla birlikte AB'ye
girecek Türklerin varlıklarını koruyup koruyamayacakları sorusu da gerçekçilikle
ilgili. Sorun çözümlendikten ve Kıbrıs, AB üyesi olduktan sonra Türkiye'nin
üye yapılmaması ihtimali de, bir diğer gerçekçilik ölçüsü. Nihayet gerçekçilik,
Kuzey Kıbrıs'ı verdikten sonra, 2004 Aralık ayında Ege sorunu mahkemeye
giderken Yunan tarafının 12 milde ısrar etmesi ve bizim reddetmemiz halinde
de AB üyesi olmayacağımızı göz önüne almak zorunda.
Bu sorulara cevap vermeden, içinde bulunduğumuz durumdan sürekli Türk tarafını
suçlu bulmanın gerçekçilikle alakası var mı? Annan paketinin amacının Kıbrıs
Türklerini korumak olmadığı açık. Çözümlenmiş bir Kıbrıs'ın
AB üyesi olurken, Türkiye'nin üyeliği konusunda AB'den alınan hemen tüm işaretlerin
olumsuz olduğu görülüyor. Yunanistan mahkemeye gidecek Ege paketinde
karasularının 6 mil olabileceğini ima dahi etmiyor.
Aslında bizi AB üyesi yapma iradesine sahip bir AB'nin Türkiye'ye ve Kıbrıs
sorununa tavrı bambaşka olurdu.
Rumları tek muhatap almasının küçük ve mağdur taraf olan Türklerin
aleyhine bir çözüm getireceğinin bilincinde hareket edebilirdi. Giriş müzakereleri
için bize en azından Kopenhag zirvesinde erken ve kesin bir tarih verebilirdi.
Yeni KOB'da Güneydoğu ile diğer bölgeler arasındaki farklılıkların kaldırılmasını
kısa vadeli siyasi kıstas olarak ileri sürmez, mali yardımı gerçekten üye
yapacağı bir ülke için gerekli düzeye yani en az 10 katına çıkarabilirdi.
Oysa bunların hiçbirini yapmadan sürekli bizden taleplerde bulunuyor.
Neden?
Muhtemelen, Türk tarafının AB üyeliğini her türlü fedakârlıkta
bulunacak kadar istediğine inandığından. Ya da bizi üye yapmak istemediğinden.
Rumlar üyelikle birlikte Türk tarafının çözüm için Annan paketinden de
ileri tavizler vermesini bekleyecek ve üyeliğimizi engelleyecekler. Ama
beklediklerini bulamayınca, Sn. Denktaş'ın aslında makul olan önerilerini
reddetmek suretiyle neler kaybettiklerini anlayacaklar. Yeni müzakere şartları
ancak bu sürecin sonunda ortaya çıkabilir.
Bu arada İstanbul iş çevreleri ve eski sol/yeni liberal köşe yazarları, dış
politikaya 'monist' yaklaşımdan vazgeçerlerse iyi olur. Türkiye'nin
demokratik ve ekonomik gelişmesi için AB üyeliği tek yol değil. İdeal
demokratik hukuk devleti olmayan Uzakdoğu ülkelerine, makroekonomik istikrara,
ucuz, eğitimli ve disiplinli işgücüne sahip olduklarından,
'politik' amaçlı yatırım alan yeni AB üyelerinden çok daha fazla dış yatırım
geliyor. Türkiye demokrasi içinde ekonomik istikrar programını uygularsa yılda
3-4 milyar dolar yatırımı rahatça çekebilir. Bu arada bir süre daha gümrük
birliğini geliştirmeye devam edebilir.
Kıbrıs ve AB'ye ilişkin sorunların arttığı bir noktada dış politikamızın
başarılı olduğunu söylemiyorum. Bu konuyu ilk yazımda ele alacağım.