Kopenhag zirvesi sonuçlarına göre (10.
paragraf) Güney Kıbrıs, Kıbrıs'ın tümünü temsilen AB üyesi oluyor.
Metinde 'Kıbrıs Cumhuriyeti' terimi yerine sadece 'Kıbrıs' denmesi, bir şey
değiştirmiyor. Zira 'Kıbrıs' kelimesi, diğer adayların isimleri gibi,
devleti değil ülkeyi temsil ediyor. Kaldı ki 12. paragrafta Kuzey Kıbrıs'a
ekonomik yardım yapmak için 'Kıbrıs hükümeti ile danışılması' hükmü,
Rumların, Kıbrıs hükümeti olarak tanındığını kanıtlıyor.
Aynı paragrafta, adada çözüm olmadığı sürece AB müktesebatının Kuzey
Kıbrıs'ta uygulanmasının askıya alındığı, ama ileride Komisyon'un önerisi
üzerine, (çözüm olmadan da?) kuzeye yayılabileceği belirtiliyor. Bu, Türkiye
ile ihtilafa girileceği anlamına gelen bir 'tehdit ve şantaj'.
Sonuçta Türkiye'nin bütün hukuki itirazları, Güney Kıbrıs'ın, Kıbrıs'ın
tümünü temsilen AB üyesi olmasını önleyemedi. Oysa Yunanistan ve İngiltere,
Giriş Antlaşması'nı parlamentolarında onaylamakla, Garanti Antlaşması'nın
1. maddesini, yani adanın 'herhangi bir devletle herhangi bir ekonomik ve
siyasi birliğe girmeyeceği' yolundaki hükmü ihlal etmiş olacaklar. Kıbrıs
(bu bağlamda Güney Kıbrıs), AB üyeliği yoluyla iki garantör ülke olan
Yunanistan ve İngiltere ile 'ekonomik ve siyasi birlik' içine girerse, Türkiye'nin
de Garanti Antlaşması'nın 2. maddesine göre adanın 'bağımsızlığı' ve
'toprak bütünlüğüne' saygı yükümlülüğü sona erecek. Öte yandan,
Garanti Antlaşması'na aykırı biçimde Kıbrıs'ı üye alması sonucunda AB,
adanın güneyinde işgale yakın bir hukuk dışı mevcudiyet kazanacak.
Kopenhag sonuçlarına göre, Kıbrıs sorununun 28 Şubat 2003'e kadar çözümlenmesi
gerekiyor. Ancak Annan paketi bu haliyle ne Kıbrıs Türklerinin varlığını
koruyacak halde ne de gerçek anlamda müzakereye açık. Kaldı ki Rumlar artık
AB üyesi olacaklarından müzakere etmeleri için bir nedenleri de yok. Mayıs
2004'te AB'ye üye olacak 'Rum Kıbrıs', adada istediği çözümü sağlamadan,
Aralık 2004'te Türkiye'ye giriş müzakereleri tarihinin verilmesini kabul
edemez.
AB, Annan paketinin önemli bazı noktaları değiştirilmeden Türk tarafınca
kabul edilemeyeceğini ve Rumların Kıbrıs'ın tümünü temsilen AB'ye alınmasının,
son müzakere şansını da ortadan kaldıracağını bilmez mi? Bu durumda Türkiye'nin
üyeliğini önlemeyi ya da her şeye rağmen ısrar ederse Kıbrıs'ta olağanüstü
bir bedel ödetmeyi mi amaçlıyor acaba?
Sn. Denktaş, Annan paketini değiştirilmeden imzalamaz. Hükümetin bu amaçla
kendisine baskı yapması da saygısızlık olur. Bunun yerine, 1960 Kıbrıs
çözümünün Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan Zürih Anlaşması'na
dayandığı göz önüne alınabilir ve iki garantör ülke benzer bir anlaşmayla
Annan paketini kabul edebilirler. Böylece Türk hükümeti çözümün
sorumluluğunu üzerine almış olur.
Bu durumda Kıbrıs'ta verdiklerinin somut ve geriye dönmez olduğunu; karşılığında
bir müzakere tarihi dahi alınmadığını, alınsa bile müzakerelerin her
zaman durdurulabilecek bir süreç olduğunu unutmamalı.
Hükümet, Zürih modelini de benimsemezse, geriye tek yol kalıyor: Tüm sakıncalarına
rağmen Annan paketinin bazı değişikliklerle imzalanması; güneyin ortak
devleti temsilen parça devlet olarak AB'ye girmesi; kuzey üzerinde ambargonun
kaldırılması ve ekonomik yardımlarla AB müktesebatına uyuma başlanması;
çözümün ise Türkiye'nin üyeliğiyle birlikte hızlandırılarak uygulanması.
Bu çıkmazı Annan paketi yarattı. Bu paketin İngiltere ve Amerika tarafından
oluşturulduğu ısrarla söyleniyor.
Zirve sırasında Bush ve Blair bize tarih verilmesiyle uğraştılar,
ama Güney Kıbrıs'ın Kıbrıs'ın tümünü temsilen AB'ye girmesini önlemediler.
Bosna'da Dayton çözümü, soykırımdan kaçan 'Müslüman' Boşnak mültecilerin
yerlerine dönmesini sağlayamadı. Ama Annan paketi, Kıbrıs'ta Türklere 11 yıl
mezalim yapan 'Hıristiyan' Rumların tümünü kuzeye Türk bölgesine ve geri
verilecek topraklara yerleştirecek. Bu da, terörizmle mücadele adına Irak'a
yapılacak harekâta 'Müslüman' Türkiye'nin toprağı, üsleri ve askeriyle
katılmasının istendiği bir sırada dayatılacak.
Biraz fazla olmuyor mu?