Basındaki köşeler Annan paketini kendi yerleşik
görüşleri doğrultusunda değerlendirmeye başladı. Kıbrıs sorununu AB
yolunda engel olarak görenler, paketin kaçırılmaması gereken bir fırsat
olduğunu söylüyorlar. Daha dokuz sayfalık özet dağıtılmadan paket lehine
köşe yazıları bile çıktı. Oysa, bırakın özeti, 156 sayfalık paketin tümünü
okumak dahi kesin hükümler içeren yazı yazmak için yeterli değil. Paketin
anayasa, devletler hukuku, mülkiyet, AB müktesebatı, güvenlik ve strateji açılarından
uzmanlarca incelenmesi, hatta dünya çapında uzmanlardan da yararlanılması
gerek. Unutmayalım, Lozan' dan bu yana en karmaşık barış paketiyle karşı
karşıyayız.
Kıbrıs sorununu onlarca yıldır müzakere etmemizin sonucunda olaya müzakere
dilinden bakmaya alıştık. Bu, hemen her zaman fazlasını istemeye dayalı
dil, çözümü irdelemekte tümüyle geçerli değil. Müzakerelerde ısrarla
üzerinde durduğumuz kavramlar metinlerde yer almayabiliyor. Onların yerine
daha zayıf ve dolaylı ifadelerle yetinme zorunluluğu çıkıyor. Çözümün
hak ve çıkarlarımızı arzuladığımız ölçüde koruyamayabileceği kuşkusu
yayılıyor.
İhtilafın çözüm aşamasına yaklaşıldığında karşı tarafın hak ve çıkarlarının
da anlaşılması ve kabul edilmesi önem kazanıyor. Oysa insan zaafı kendi
fedakârlıklarını abartmaya ve karşıdakininkini küçümsemeye eğilimli.
Bu nedenle çözümün bize ve karşımızdakine kazandırıp kaybettiklerini
nesnel biçimde değerlendirmeye çalışmak gerekiyor.
Aslında endişelerimizi tümüyle giderecek, geleceği mutlak biçimde teminat
altına alacak bir çözüm imkânsız. Bu nedenle çözüme yaşayabilirliği
ve yaşanabilirliği açısından bakmak lazım. Kıbrıs Türkleri bu paketin
öngördüğü düzen içinde kendi varlıklarını koruyabilirler mi? Rum hâkimiyetine
başarıyla direnebilirler mi? Türkiye'nin adadaki çıkarları muhafaza
edilebilir mi? Türkiye'nin AB üyeliği kolaylaşır mı, vb.?
Bu soruların cevabı genel olarak olumluysa paketi ilke olarak kabul
edebiliriz. Pakette bu sorulara olumsuz yanıt verilmesini gerektiren aksaklık
ve eksiklikler varsa müzakerelerle değiştirmeye çalışırız. Ancak
kamuoylarına mal olmuş bir pakette yer alan hususların lehimize çevrilmesine
Rum-Yunan tarafının şiddetle karşı çıkacağına da kuşku yok.
Paketi oluşturan metinlerde esasen müzakere edilmesi için boş bırakılan
son derece önemli bazı noktalar var. Bunların bir kısmını 12 Aralık
Kopenhag zirvesine kadar tamamlamak gerekiyor. 'Kurucu Anlaşma'nın arkasına
eklenecek listede Kıbrıs vatandaşları belirlenecek. Anavatandan Kıbrıs'a
gelenlerin tümünün bu listeye geçirilmesi gerekiyor.
Kuzeye dönecek Rumlara iade edilecek arazi ve konutların tavanını saptamak
da iki tarafın anlaşmasına bırakılmış. Kıbrıs Türk nüfusunun yüzde
1'i kadar Rum, 20 yıl boyunca her yıl kuzeye yerleşebilecek. Bu uygulamaya
konu Rumların sayısını aslında onlara iade edilecek emlak tayin edecek. Bu
nedenle emlak konusu çok önemli.
Türklere yüzde 28.5 toprak bırakılıyor. Bizim 'fikirler dizisi' sırasındaki
tutumumuz 'yüzde 29 artı' idi. Yani yaklaşık yüzde bir daha fazlaydı. Ama
yüzdeden daha önemli olan bırakılacak yerlerin niteliği. Özellikle
Magosa'nın yüzde 90'ı Rumlara bırakılamaz. Bu konuyu müzakere etmek şart.
Geri verilecek topraklardaki Türklerin tümüyle kuzeye geçmesini gerektiren
bir hüküm yok. Oralardaki Türk varlığı da korunmalı.
Garanti görevinin BM'ye verilmesi dolayısıyla Türkiye'nin garantisinin
etkinliğini kaybetmesi önlenmeli. Türkiye AB üyesi oluncaya kadar, adadaki
askeri varlığı ve sağladığı garanti bugünkü düzeyinde devam etmeli; AB
mevzuatına rağmen, üç özgürlük istisnai rejime tabi olmalı ve Kıbrıs'ın
bize en ziyade müsaadeye mazhar ülke hakkını tanıması sağlanmalı.
Devlet yapısı belki bazı küçük değişikliklerle Türklerin kendilerini
korumalarına elverişli hale gelebilir. Tabii gerekli mücadele gücünü göstermeleri
kaydıyla.
Bu konulardaki müzakereler Kopenhag zirvesine kadar bitirilemez. AB, Kıbrıs'ın
üyeliğini ertelemezse bu fırsatın kaçmasına bizzat yol açmış olur.