Kıbrıs'ın geçmişi ve geleceği? (3)

Rumlar devletin kuruluşundan daha üç yıl geçmişken, 1963'te, bir uluslararası antlaşma
olan anayasayı tek yanlı değiştirdiler. Garanti Antlaşması 4. maddeye göre, Kıbrıs'ta rejimin tek yanlı değiştirilmesi halinde, garantör devletler müdahale etmek hakkına sahipler. Ancak bu müdahale rejimi sadece eski haline getirmek için yapılabiliyor. Türk müdahalesi, Rumların anayasayı değiştirmesinden hemen sonra olsaydı, 4. madde uyarınca rejimi eski haline getirme hedefiyle sınırlı kalabilirdi.
Bir yandan Johnson mektubu, öte yandan o sırada böyle bir askeri harekâta hazır olmamamız nedeniyle müdahale edilemedi.
Bu arada 11 yıl boyunca Kıbrıs Türklerine hukukta 'insanlığa karşı suç' olarak tanımlanan bir mezalim uygulandı. Türkleri devletten attılar; 100'den fazla yerleşim yerini yıkarak Türk toplumunu adanın yüzde 3'ü oranındaki ceplerde yaşamaya mecbur ettiler. Bu süreçte yüzlerle Türk katledildi. Türk toplumu 11 yıl Türkiye'den gelen yardımlarla yaşayabildi.
Kıbrıs Türklerini tasfiyeyi ve 'Enosis'i amaçlayan Akritas Planı Soykırım Sözleşmesi madde 3(c)'ye göre 'soykırıma teşebbüs' niteliğindeydi. Uluslararası toplum ve diğer iki garantör güç bu faciaya kayıtsız kaldı. Hukuk kavramlarına yabancı o zamanki Türk dış politikası da olayların bu niteliğini
anlatamadı. Dış dünya da zaten böyle bir değerlendirmeyi kabule hazır değildi.
1974 Samson darbesi olduğunda Türkiye'nin müdahale amacı, sadece, Türk toplumunu Rum-Yunan darbecilerin yok etme girişiminden kurtarmaktı. Aslında bu tutum, Soykırım Sözleşmesi 1. maddesine göre soykırımı
'önleme' kavramına uygun olduğundan, 4. maddedeki yetkiye de muhtaç değildi. Türklerin Rumlarla yeniden birlikte yaşaması için eski rejimi tesis etmek söz konusu olmadı. 1977 ve 1979'da Makarios ve Kipriyanu
ile yapılan nüfus mübadele anlaşmaları zaten iki toplumlu olan 1960 düzenini iki bölgeli hale getirdi. BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonu çerçevesinde başlatılan toplumlararası müzakereler de 1960 düzeni yerine yenisini kurmayı amaçladığından, 4. maddeye göre eski rejimin ihdası hedefi ortadan kalktı.
Açıkça söylemeseler de, ilk harekâta karşı çıkmayan müttefiklerimiz, ikincisinin adayı fiilen bölmesini 4. maddeye aykırı buldular.
'Taksim'e imkân vermemek, tersine müzakerelerle adayı birleştirmek için de yenik taraf olan Kıbrıs Rumlarına uluslararası siyasi tanıma sağlayarak bir tür denge kurdular.
Türk tarafının barışçı çözüm aradığı anlaşıldığında, tanınması sınırlanabilecek olan GKRY, Kıbrıs adına AB üyesi olma aşamasına geldi. Türklereyse hukuk dışı ambargo uygulaması sürdürüldü. 'Denge' tümüyle Rumlar lehine bozuldu. Artık Rumlar müzakerelerde gayrihukuki 1963 rejimini savunacak cesareti bulabiliyor.
1960 Anayasası sadece konfederasyonlarda bulunan bir 'siyasi eşitlik' ilkesi üzerine kurulmuştu. Başkan ve yardımcısı ile milletvekilleri kendi toplumlarınca seçiliyorlar; kararlar önce toplum oluşumları
içinde alınıyor, ortak karar verilememesi veto anlamına geliyordu. Klerides'in 'federasyon' dediği öneride ise kararlar aldatıcı bir 'etkin katılım' yöntemiyle alınacak. Buna göre başkan ve yardımcısı ile milletvekilleri, toplumlarınca
değil, genel oyla seçilecek. Yani Rum çoğunluk Türk başkan yardımcısını da seçecek.
Kararlar da yasama ve yürütmede çoğunlukça yani Rumlarca alınacak. Veto hakkı yok. Rum-Yunan tarafı bu sistemin AB için gerekli olduğunu söylüyor. Yani hedefleri 1960 rejiminden bile geriye gidiyor. Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin AB'ye girmek için bunu kabulleneceğine inanıyorlar.
Buna karşılık Sn. Denktaş 1960 sisteminin temel ilkesi olan 'siyasi eşitliği' savunuyor. Bu, Genel Sekreter'in, toplumların
'eşit statüde' olduğu ve bu ilkenin müzakerelerle çözüme yansıması gerektiği yolundaki 12 Eylül 2000 beyanından kaynaklanıyor. Belçika modeline, yani AB'ye de uygun.
Türk tarafının, adada 1963'te mezalimle kurulan Rum hâkimiyetini, 2002'de AB uğruna hukuken kabul etmesi mümkün mü?