Halk, demokrasi ve dış politika (2)

Bazılarımız diyorlar ki, Kıbrıs Türk halkı giderek artan oranlarda, AB üyesi olmak istiyor. Son belediye seçimleri bu akımın güçlenmekte olduğunu gösteriyor. Kıbrıs, Türkiye ile birlikte üye olursa tabii iyi olacak, olmazsa Rumlarla birlikte de üye olunabilir. Bu amaçla Kıbrıs sorununun çözümlenmesi lazım. Ama Sn. Denktaş Türk
'devleti' ile birlikte çözümü engelliyor. KKTC'de böyle düşünenler, AB üyeliği önünde Kıbrıs'ı engel gören Türkiye'deki yandaşlarıyla birlikte hemen çözüm için bastırıyorlar. Demokraside halkın temel siyasi tercihlerde bulunma hakkından hareketle, devletin dış politika yapmaktaki geleneksel rolüne karşı çıkıyorlar. Halkı tarih öznesi olarak kabul ediyorlar. Kaldı ki, 27 yıldır Kıbrıs Türklerinin kendi ayakları üstünde durmasını sağlayamayan, hatta 186 (1964) sayılı BM Güvenlik Konseyi kararında Rum tarafının Kıbrıs'ın tümünü temsil etmesini kabullenen 'devlet'in bu durumun ortaya çıkmasında kusuru yok mu?
Bunları söyleyenler bugün KKTC üzerinde olağanüstü bir ambargo olduğunu sanki bilmiyorlar. Dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen vahamette bu ambargo BM Yasası'na da aykırı. 1951-59 arasındaki EOKA teröründen
sonra, Kıbrıs Türkleri 1963-74 arasında Rumlar tarafından uygulanan mezalime ilaveten, açlık ve ilaçsızlık sınırlarına ulaşan bir abluka altında tutuldu. 1974'ten sonra da başta AB, uluslararası toplum bu ambargoyu sürdürdü.
Siyasi açıdan; bugün KKTC hukuken devlet olma şartlarını doldurduğu halde hiçbir şekilde tanınmayan tek siyasi birim. Doğal olarak vatandaşlarının pasaportları da tanınmıyor.
Ülke dışında yargıya başvuramıyorlar. Uluslararası kuruluşlara gözlemci bile olamıyorlar.
Ekonomik açıdan; dış ticaret yapamıyorlar. Dış yardım ya da kredi alamıyorlar. Türkler dahil dış yatırımcılar için uygun bir yer değiller. Turistler ülkeye gelemiyor. Kendileri de turist olarak gidemiyor. Uçaklar inmiyor. Gemiler uğramıyor.
Vasıta plakaları geçersiz.
Sosyal açıdan; sendikaları ve meslek kuruluşları uluslararası toplantılara katılamıyor. Ressamları sergi açamıyor. Piyanistleri resital veremiyor. Bırakın diğer spor temaslarını, futbol takımları
Türkiye'de bile maç yapamıyor vb.
Yani toplum ve birey olarak yoklar.
Bu şartlarda KKTC'nin dış dünya ile arasındaki tek 'hayat' bağını oluşturan Türkiye'ye bağımlı hale gelmesi yadırganabilir mi? Bu küçük toplum başka nasıl ayakta durabilir? Böylesine bağımlı hale getirilen bir toplumun Türk ekonomisinden etkilenmeyecek bir serbest piyasa ekonomisi uygulaması mümkün mü?
Unutulmasın, ambargo uygulanmayan 1959-63 arası dört yılda Kıbrıs Türkleri (belki de düşük düzeyden başlamış olmaları dolayısıyla)
ekonomik faaliyetlerini altı kat artırıyorlar.
Yani bugünkü eşitsiz ekonomik durumun altında, Türklerin yeteneksizliği ya da 'devlet'in kusurları değil, Türklere ambargo uygulayanların Rumlara her türlü kaynağı aktarmaları yatıyor.
Hukukla, hatta insanlıkla bağdaşmayan bir ambargonun boğucu baskısına artık dayanamayan Kıbrıslı Türkler kendilerini, her ne pahasına olursa olsun, AB üyeliğine mecbur hissediyorlar. Ruhen yenilenlerin bu tavrını, seçimlerde özgür biçimde ortaya çıkan bir demokratik tercih olarak sunmak mümkün mü? Bu ahlaki mi? 'Devlet'e rağmen diye yorumlanan bu tutum, 'halkı' tarih öznesi yapar mı? AB'nin bize şartlarını dayatmak için yarattığı bu sıkıntılardan kurtulmanın yolunun yine AB'ye girmek olduğunu ve bu amaçla Rum önerilerine yakın
bir çözümü savunmanın neresi ahlaki?
Bu haksızlıklara karşı mücadele edenler ise AB'ye olan güvenlerini tümüyle yitiriyorlar. Nasıl yitirmesinler ki, Lüksemburg Adalet Divanı narenciye ambargosunu koyuyor, Avrupa Parlamentosu PKK lehine her kararında KKTC'ye veryansın ediyor, Komisyon kendi hukuk analizini yapmadan 1993'te GKRY'nin Kıbrıs'ı temsilen AB üyesi olabileceği
'görüşü'nü veriyor, Konsey ise 1987 Dublin zirvesinden bu yana adım adım Yunan pozisyonuna kayıyor.
Ahlaktan önce insaf gerek.
Düzeltme: 22 Temmuz 2002 tarihli yazımın sondan 5. paragrafında yer alan 'evveliyet' sözcüğünün 'evleviyet' olması gerekirdi. Düzeltir, özür dileriz.