Ankara Barosu'nun geçen hafta Antalya'da düzenlediği
ve çok sayıda yabancı hukukçunun katıldığı 'Doğu Akdeniz'de barış'
konulu konferans, büyük ölçüde Kıbrıs'a odaklandı.
1999 Helsinki zirvesi kararına göre, 2002 Aralık zirvesinde Kıbrıs'ın AB
üyeliğine karar verilecek. Adada 5. tur müzakereler başlarken, Türkiye de
iki yıl önce tahmini imkânsız bir siyasi krize girdi. 3 Kasım seçimleri öncesi
'topal ördek' niteliğindeki bir hükümetin Kıbrıs'taki müzakereleri
desteklemesi ve sonuçlarını Türk halkına kabul ettirmesi mümkün olmadığı
gibi, buna siyasi yetkisi de yok. Kaldı ki yaklaşan seçimler dolayısıyla
Klerides de temel konularda adım atamıyor. Yunanistan da seçimlere gidiyor.
Bu durumda müzakerelerin seçimlerin sonuna ertelenmesi akılcı bir yol
olacak. Böylece taraflar halklarından yetki alabilecekler. Bu, 'siyasi eşitlik'in
Rum-Yunan tarafınca kabulü açısından özellikle gerekli.
Çözüm olmasa dahi Kıbrıs'ın üye olacağı yolunda AB kaynaklı basın
haberlerinde bir artış var. Bunun bize baskı taktiği olması ihtimali yüksek.
AB siyasi açıdan sonuçları bu kadar vahim bir hesapsızlık yapamaz. Kaldı
ki AB içinden gelen güvenilir bilgiler,
iyice sıkıştıklarını gösteriyor. AB, GKRY'nin üyelik başvurusu yaptığı
1990'dan bu yana özellikle hukuki nitelikteki uyarılarımızı göz önüne
alsaydı bugünkü durum ortaya çıkmazdı.
Tüm resmi ve gayriresmi temaslarda AB ilgilileri Kıbrıs sorununun hukuki değil
siyasi olduğunu söyleyegeldiler. Oysa hukuk demek anlaşmalardaki taahhütlere
uymak demek.
GKRY'nin AB'ye tam üyelik başvurusunun hangi anlaşma çerçevesine girdiğine
ve bu anlaşmanın yürürlükte olup olmadığına bakıldığında, Garanti
Antlaşması (GA) ve 1960 Kıbrıs Anayasası'nın 50(a) maddesiyle ilgili olduğu
görülüyor. GA'nın yürürlükte olduğu tüm taraflarca ve BM Güvenlik
Konseyi'nce kabul ediliyor. Öte yandan Anayasa'nın 50(a) maddesi de, anlaşmalara
göre 'değiştirilemez' maddeler arasında yer aldığından yürürlükte.
GA Madde 1'de "Kıbrıs herhangi bir devletle kısmen veya tümüyle
ekonomik ve siyasi birlik yapamaz" deniyor ve Kıbrıs'ın bağımsızlığıyla
toprak bütünlüğünün garantisi
bu şarta bağlanıyor. Yani GKRY, AB üyesi devletlerle ekonomik ve siyasi
birliğe
katılırsa, Türkiye'nin Kıbrıs'ın bağımsızlığı
ve toprak bütünlüğüne saygı gösterme yükümlülüğü kalmıyor. Sn.
Ecevit'in 'ilhak' beyanı bu maddeye dayanıyor olmalı.
Anayasa'nın 50(a) maddesindeyse, başkan ve başkan yardımcısının,
Yunanistan ve Türkiye'nin üye olmadığı 'uluslararası kuruluşlara' Kıbrıs'ın
üyeliğini veto edebileceği yer alıyor. 1959 Londra Konferansı tutanaklara göre
Zorlu ve Averoff,
uluslararası kuruluşa örnek olarak 'serbest ticaret bölgesini' veriyor.
Zaten 'evveliyet' ilkesine göre, Türkiye'nin üyesi olmadığı sıradan bir
uluslararası kuruluşa üye olamayan Kıbrıs, AB'ye hiç katılamaz. İlginç
rastlantı, Türkiye ve Yunanistan bu anlaşma hazırlandığı sırada AET'ye müracaat
ediyorlar.
GA yürürlükteyse, uygulanması gerekir. Eğer anlaşmalar siyasi nedenlerle
ihlal edilecekse, şimdi yapılan müzakereler sonucunda yeni bir anlaşma
yapmanın amacı da kalmaz. Zira o da yine siyasi nedenlerle ihlal edilebilir.
Bir İngiliz hukukçu, GKRY'nin AB üyesi yapılması halinde, Türkiye'nin, GA
yükümlülüklerini ihlal etmiş olacaklarından garantör ülkeler Yunanistan
ve İngiltere'yi Lahey UAD'ye davet edebileceğini söyledi. Bir başka yol da
BM Güvenlik Konseyi'nin anlaşmaların uygulanması konusunda UAD'nin görüşünü
istemesi.
Aday ülkenin 'hukukun üstünlüğü'nü sağlaması Kopenhag Kıstasları'ndan
biri. Uluslararası anlaşmalara riayet de bunun içinde. Anlaşmalara dayanan
1960 Anayasası'nın çoğu
'değiştirilemez' 13 maddesini tek yanlı değiştiren GKRY rejiminin hukukun
üstünlüğü bir yana, meşruiyeti var mı? Zaten AB'ye başvurusu da, üyeliği
de GA'ya, yani hukuka aykırı. O zaman GKRY üyeliğe nasıl hazır sayılabilir?
Kopenhag Kıstasları'nı adayların yerine getirmesini isteyen AB'nin
kendisinin hukuk tanımazlığı nerede bitecek?