Tartışılabilirlik
Kıbrıs'ı tartışamıyoruz. Bunun bir nedeni
milliyetçilerin özeleştiriye aşırı tepki göstermesi. Ama sol kökenli
olsun olmasın liberal aydınların da Kıbrıs sorununu iyi izlemedikleri,
kendi beyanlarıyla sabit. Her milliyetçinin de konuyu çok iyi bildiği söylenemez.
Ama dış politikayı yürütenler açısından az bilerek verilen destek,
bilmeden yapılan eleştiriyle kıyaslanamayacak kadar yararlı. Kaldı ki konu
tam bilinmeden yapılacak eleştiriyle toplumun kendini düzeltmesi gibi bir
hedefe de varılamaz.
Öte yandan dış politikadan sorumlu kuruluşlar ulusal çıkarları hesaplamak
zorunda. Buna klasik anlamda milliyetçilik denemez. Yani ulusal çıkar hesabına
dayalı 'resmi' dış politikadan ziyade, bu hesaba dayanmayan genel ve soyut
sol/liberal eleştiriler ideolojik nitelikte.
Bu nedenlerle Kıbrıs'ın tartışılabilirliği konusunda kuşku ifade etmek
üzereyken, Erdal Güven'in dünkü Radikal'deki yazısını okudum. Güven,
çözümsüzlüğü milliyetçiliğe, Türk ve Yunan milliyetçiliğine ve bu
milliyetçiliğin Doğulu etnik niteliğine bağlıyor. Bu yaklaşım tartışmaya
elverişli olabilir.
Aslında her ihtilaf tarafların çatışan milliyetçiliğinden çıkıyor.
Dolayısıyla çözümsüzlüklere milliyetçiliğin neden olduğu önerisi bir
bakıma totoloji (bilinenin gereksiz tekrarı) ya da aksiyom (önemli açık gerçek)
niteliğinde. Ayrıca çözüm tarafların milliyetçiliklerinden vazgeçmesinden
değil, milliyetçi taleplerin bağdaştırılmasından geçiyor.
Bu noktada milliyetçiliğin niteliği önem kazanıyor. Ulus-devlet milliyetçiliğiyle
etnik milliyetçilik arasında önemli farklar olduğuna kuşku yok. Ama bu ayrım
Türk-Yunan ihtilaflarını açıklamıyor.
Batı toplumları da milliyetçi. Hem de gerçekten güçlü biçimde. Onların
milliyetçiliği uzun tarihi süreçlerin doğal sonucu olarak ortaya çıkmış.
Onlar da tüm egemenlik ihtilaflarını savaşlarla çözmüşler. Şimdi
yeniden savaşmamak için oluşturdukları AB'nin jeopolitik altyapısını da,
tarihi Alman-Fransız barışmasını da, müzakere edilmiş barış anlaşmaları
değil, II. Dünya Savaşı sonuçları oluşturuyor. Savaşın dehşeti
nedeniyle milliyetçiliklerinin yumuşayarak vatanseverliğe dönüştüğü söyleniyor.
Umarım doğrudur.
Osmanlı'dan kopan Hıristiyan toplumların milliyetçiliği, Batı tarihi sürecinden
farklı olarak, bağımsızlık mücadelesinden ve Osmanlı'dan toprak
koparmaktan doğmuş. Bu nedenle 'irredentist' yani toprak alma amaçlı ve saldırgan.
Sadece Yunanlılar değil, Sırplar ve Ermeniler de öyle.
Türk milliyetçiliğiyse Osmanlı'nın yıkılmasıyla birlikte yok olma
tehlikesiyle karşılaşan ulusun var olma mücadelesi sonucu oluşmuş
'savunmacı' milliyetçilik. Belki de bu nedenle 'ulusal' konularda milliyetçiliğe
karşı çıkış, büyük çoğunlukça var olmamıza karşı çıkış gibi
algılanıp, aşırı tepki görüyor.
Bu kategoriler kuşkusuz durağan değil. Şartlara göre nitelik değiştirebiliyor.
Ama şimdiki durum bu.
Yunan Cumhurbaşkanı Stefanopulos'un 1998 Haziran Kıbrıs ziyareti sırasında
Makarios'un mezarı başında dediğine bakın: "Yunanistan buradadır.
Ben burada olduğum için değil, Kıbrıs Yunanistan olduğu için buradadır.
Yunanistan; destekçi, yardımcı ya da müttefik olarak değil, Kıbrıs
Yunanistan olduğu için buradadır. Kıbrıs Yunandır."
Bu Yunan-Rum milliyetçiliğinin 1963-74 yıllarında Kıbrıs Türklerine karşı
işlediği insanlığa karşı suçlar birlikte yaşama şansını yok etti. Şimdi,
yaptığını inkâr ediyor ve 'uygun' bir çözümle adayı AB üyesi yaparak
dolaylı yoldan ilhaka kalkıyor. Bizim aydınlarımızı Türk milliyetçiliği
rahatsız ediyor, ama bu Yunan milliyetçiliği etmiyor.
Yunan toplumu 'etniki temata' yani ulusal konularda özeleştiri yoluyla kendini
düzeltme gibi yüce bir amaçtan habersiz olduğundan, bizdeki özeleştiriler
için, örneğin, 22 Kasım CNN 'World Report'a çıkan Yunanlı gibi, "Türk
kamuoyunun önemli bir kısmı bizi destekliyor" diyebiliyor.
AB'nin Kıbrıs politikasını, Yunan milliyetçiliğini kullanarak bizi AB'ye
üye almak istemeyenlerin oluşturup oluşturmadığını 2002 yılı sonunda
anlayacağız.