|
||
| KIBRIS'TA ÇÖZÜM NE OLACAK? (18 Mayıs 2003) |
Biraz uzun bir yazı olacak ama, affınıza sığınarak ve yazılı medyanın aksine internet ortamının bize verdiği dilediğince uzun yazma olanağını kullanarak yazıma Kıbrıs'ın tarihini kısaca hatırlatarak başlamak istiyorum. Biliyorum ki, biz unutkan bir milletiz ve tarih bilincimizi geliştirmiş değiliz. Dünü bilmediğimiz için de bugün hakkında yanlış yorumlar yapıyor ve yanlış kararlar alıyoruz. Çünkü Kıbrıs'ı sadece medya yorumcularından ve politikacılardan dinliyoruz. Kıbrıs çoğumuzun bildiği gibi 1570 yılında Osmanlıların eline geçti ve 4 Haziran 1878 tarihine kadar fiilen ve hukuken Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında kaldı. Bu tarihte İngiltere ile yapılan bir anlaşmayla, Rusya'nın ileride Osmanlı Devleti'nin Asya kıtasındaki topraklarına yönelecek herhangi bir istila ve savaş durumunda, İngiltere'nin silahlı yardımına karşılık Kıbrıs adasının yönetimi bu devlete verildi. Ada yapılan anlaşma gereği Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde kalıyordu. Adanın sadece yönetimi İngiltere'ye verilmişti. Bu durum Birinci Dünya Savaşı'na kadar sürdü. Osmanlı Devleti'nin mirasını paylaşmak umuduyla Avrupa devletlerinin çıkardığı Birinci Dünya Savaşı'nın hemen başlangıcında, İngiltere Adayı ilhak ettiğini açıkladı. Lozan Konferansına katılan Türk temsilcileri, hukuken olmasa bile fiilen elden çıkmış olan Kıbrıs adası için mücadele edecek durumda değillerdi. Bu yüzden Türkiye Lozan Antlaşması'yla İngiltere'nin Kıbrıs'ı ilhakını tanımak zorunda kaldı. Ada Rumları İngilizlerden memnun değildi ve bir süre sonra İngiliz yönetimine karşı direnişe geçtiler. Adada yaşayan Türkler önce bu direnişe katılmadı ama, İngiltere'nin almış olduğu sıkı önlem ve sansür onların da canına tak etti ve yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başladılar. Bu durum İkinci Dünya Savaşı'na kadar devam etti. Bu savaş sonunda Ada Rumları İngiliz yönetiminden kurtulmak için büyük bir direniş başlatarak ve 15 Ocak 1950 günü Rum Ortodoks kilisesinin öncülüğünde bir plebisit düzenledi. Plesibit sonunda Rum seçmenlerin Adanın Yunanistan'a ilhak edilmesi istediği ortaya çıktı. Yunanistan da 1954 yılında Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletlere taşıyarak olayın uluslararası bir boyut almasını sağladı. Türkiye bu gelişmelerden rahatsız oluyordu ama, Kıbrıs'taki statükonun değişmesini de istemiyordu. Bununla birlikte Kıbrıs'ın durumunda bir değişiklik olursa, coğrafi bakımdan ve içinde büyük bir Türk halkı bulunması dolayısıyla bu değişikliğin Türkiye için hayati bir önem taşıyacağını biliyor ve böylesi bir değişiklikte, Adanın daha önceki sahibi olarak Türklerin yönetiminde olması gerektiğini söylüyordu. O güne kadar Kıbrıs üzerine politikası olmayan Türkiye, Adanın her iki topluluk arasında taksim edilmesi fikrini savunmaya başlayarak Kıbrıs politikasını da belirlemiş oluyordu. Yunanistan bu sorunu bir kez daha Birleşmiş Milletlere götürünce 5 - 11 Şubat 1959 günleri arasında Adadaki Türk ve Rum cemaatlerinin temsilcilerinin de katıldıkları Zürih konferansı düzenlendi. Ne yazık ki bu konferansta Kıbrıs'taki yönetim statükosunun temel ilkelerinde anlaşmaya varılmadı. Bunu Londra'da toplanan Türkiye, Yunanistan ve Büyük Britanya başbakanları ile, Kıbrıs'taki Türk ve Rum cemaatlerinin temsilcilerinin katıldığı Londra konferansı izledi. Bu konferansta Kıbrıs'taki yönetimin statükosunun ne olacağı konusunda bir sonuca gidilmiş oldu. Ve bu antlaşmaların ışığı altında, 16 Ağustos 1960 günü Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı ilan edildi. Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti'nin anayasası Kıbrıs vatandaşlarının Türk ve Yunan kökünden geldiğini açıklıkla belirtmekte ve bu topluluklardan her birine, belirli günlerde Türk ve Yunan bayraklarını çekme ve Türk ve Yunan ulusal bayramlarını kutlama hakkını tanımaktaydı. Kıbrıs devletinin yasama organında Türk ve Yunan topluluklarının yüzde 30 ve yüzde 70 oranında temsil hakkı vardı ve her iki topluluk kendi temsilcilerini ayrı ayrı seçebiliyordu. Yüksek Anayasa Mahkemesi, bir Türk, bir Rum ve bir tarafsız yargıçtan kurulmuştu ve bu tarafsız yargıç mahkemenin başkanıydı. Yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk'tü ve on kişilik bakanlar kurulunun üç üyeliği Türklere aitti. En önemlisi de Kıbrıs'ın anayasal düzeninin değiştirilmesi, ancak ilgili devletler arasında bir anlaşmaya varılması halinde mümkündü. Yani Türkiye, Yunanistan ve İngiltere bu değişikliği tam bir mutabakata varıldıktan sonra yapabilirdi. Ne yazık ki bu uygulama kısa sürdü ve 1963 yılında Makarios, asıl hedefinin Kıbrıs Anayasasını değiştirmek olduğunu açıkça söyledi ve Adadaki Türklere azınlık muamelesi yapılmaya başlandı. 21 Aralık 1963 gecesi çıkan olaylar iki topluluk arasında çarpışmaların başlamasına yol açtı. 25 Aralık 1963 günü Türkiye, Garanti Antlaşmasının verdiği yetkiye dayanarak, Türklere karşı başlatılan silahlı saldırıları durdurmak amacıyla, Türk jet uçaklarını Ada üzerinde uçurttu. Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan'ın, Adayı Yunanistan'la bütünleştirme istekleri, 1974 yılında Türk askerlerinin gerçekleştirdiği Barış harekatları ile engellendi ancak, ondan sonra başlayan ve günümüze kadar gelen uluslararası görüşmeler Adadaki sorunlara bir çözüm getiremedi. Adada, Rumların ve Türklerin GKRY ve KKTC olmak üzere iki ayrı yönetimi hüküm sürdü. Türk topluluğu yönetimi 1967 ve 1974 olaylarında kendisini hukuken oluşturma sürecini başlattı ve 15 Kasım 1983 günü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) bağımsız bir devlet olarak kurulmuş olduğunu ilan etti. Rum yönetimi ise son yıllarda bir zamanlar reddettiği Kıbrıs Cumhuriyeti'ne sıkı sıkı sarıldı ve uluslararası alanda kendine bu kimlikle yer edinmek isteğiyle hareket etmeye başladı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AB'ye Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında müracaat etti. Hepinizin bildiği gibi AB, 16 nisanda yapılan Atina Zirvesi'nde Güney Kıbrıs'ı tüm Kıbrıs adına tam üyeliğe kabul etti. AB'nin genişlemeden sorumlu yetkilisi Verheugen, Atina Zirvesi öncesi yaptığı açıklamada zirveden sonra Türkiye'nin AB toprağında işgalci güç olacağını açıkça ilan etti. Artık ok yaydan fırlamış durumda. 16 Nisan'da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında AB ile Katılım Anlaşması'nı imzaladı ve geri dönülemeyen bir süreç başlamış oldu. Güney Kıbrıs'ın Türkiye'nin onayı olmaksızın hiçbir birliğe giremeyeceği Türkiye'ye uluslararası anlaşmalarla tanınmış bir hak olmasına rağmen bu anlaşmalar çiğneniyor. Elbette bu kılıfına uydurularak yapılıyor. Yani Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AB'ye kendi adına değil tüm Kıbrıs adına giriyor. Kıbrıs sorunu artık Türkiye ve Yunanistan arasında halledilmesi gereken bir sorun olmaktan çıkarak, uluslararası bir nitelik kazanmış oldu. Kıbrıs sorunu Türkiye'nin zor sorunlarından biri. AB, Kıbrıs konusunda zorluk çıkaran Türkiye ile 2004 yılında başlayacak olan müzakereleri erteleyebilir. 1950'lere kadar Kıbrıs konusunda herhangi bir politikası olmayan Türkiye, bugüne kadar Kıbrıs konusuna uzlaşmacı bir çözüm getirebilmiş değil. Çoğu zaman doğru adımlar atıldı ama uzlaşma sağlanamadı. Çünkü Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin önerilen planlar hep başkaları tarafından yapıldı. Son 20 yıllık dönemde hazırlanan planlara şöyle bir göz attığımızda bunu net olarak göreceğiz. 1985-86 De Cuellar Barış Planı, 1992 Gali Fikirler Dizisi ve 2002 Annan Barış Planına göz atmanız yeter. Yine hatırlanacağı üzere1977'de ve 1979'da yapılan görüşmeler barış anlaşmasıyla sonuçlanamamıştı. Yani bugüne kadar Kıbrıs konusundaki çözüm önerilerinin BM genel sekreterlerinin barış planları şeklinde ortaya sürülmesi ve bunu 1990 sonrasında ABD ve AB planlarının takip etmesi Türkiye'nin uzlaşmacı tavrına engel oldu. Ne yazık ki Kıbrıslı Türkler kadar Rumlar da uzlaşmadan yana bir çözüm önerisine gidemedi ve bunu uluslararası platforma taşıyamadı. Nisan ayının başında Anka Yayınları'ndan çıkan "Kıbrısın Turuncusu" adlı kitap belki de bu yüzden ilginç. Kitap dört Türk ve dört Rum akademisyenin Kıbrıs üzerindeki çözüm önerilerini anlatıyor. Kitaptaki ilk makale Yrd. Doç. Dr. Mehmet Hasgüler'e ait. Kıbrıslı olan Mehmet Hasgüler "Kıbrıs'ta karşılaştırmalı eleştirel yöntem ışığında ulusçu tatmin ve siyasal denge modeli" yazısında Kıbrıs'ta elli yıldır süren gerginlik ve çatışma durumunun analizini yaparken, Kıbrıs'ta etnik ve demokratik denge modelinin tablosunu da çizmiş. Tabloda Kıbrıslı Türk ve Rumların tatminsiz olduğu noktalar ve itirazlara tek tek çözüm önerileri getirilmiş. Türklerin azınlık olma korkusu, Rumların federal devlet korkusu, göçmen ve kota sorunu, Kıbrıs'taki üs sorunu, Türkiye'nin AB'ye girmesi durumunda Kıbrıs politikasının ne olacağı, kurulacak olan egemen cumhuriyetin, üniter devletin yetkileri, hatta üniter devletin Rumların mı, Türklerin mi olacağı konusundaki sorun ve itirazlara çözüm önerileri sunulmuş. Burada bu önerileri tek tek yazmayacağım. İlgilenenler kitabı alıp okuyabilirler. Ben bu çalışmayı Kıbrıs sorununa ilk kez bir Türk'ün uzlaşmacı bir çözüm önerisi araması bakımından ilginç ve önemli buluyorum. Önerilen çözüm yeterli olur ya da olmaz, bunlar elbette tartışılır ama, böyle bir girişim bence önemli. Uzlaşma için karşılıklı verilecek tavizleri dış dayatma olmadan iki halk kendi iradeleriyle verebilirse belki de çözüm öyle zannedildiği kadar uzak ve zor olmayacak. |