KIBRIS'TAN AVRASYA'YA...(22 Aralık 2003)
 KKTC'de 14 Aralık'ta yapılan genel seçim yaklaşırken siyasi partiler propaganda savaşına alabildiğince hız vermişti. Sadece parti liderleri değil Cumhurbaşkanı Denktaş bile seçim öncesi kolları sıvayıp, seçim propagandasına katıldı. Liderlerin mesajları çoğunlukla Rum Kesimi'nin AB üyeliği, Loizidu davası ve Annan Planı ağırlıklıydı.

Cumhuriyetçi Türk Partisi Birleşik Güçler Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, Annan planı temelinde bir çözümün yattığını ve AB üyeliğinin Kıbrıslı Türklerin kurtuluşu olacağını belirtiyordu.

Barış ve Demokrasi Hareketi Genel Başkanı Mustafa Akıncı, "Loizidu tazminatı, KKTC'de dağıtılan tapuların geçersizliğini kanıtladı" derken, Kıbrıs'taki çözümü oldukça zor ve baş ağrıtıcı olan mülkiyet meselesini vurguluyordu. Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı Derviş Eroğlu ve Demokrat Parti Genel Başkanı Serdar Denktaş ise "Annan Planı'nın karşısında durarak, bu planın Kıbrıs'ta olası anlaşma zeminini yok ettiğini savunuyordu.

KKTC'deki seçimlere, bu dört partinin yanı sıra, Ali Erel liderliğindeki "Çözüm ve Avrupa Birliği Partisi", Ertuğrul Hasipoğu ile Ali Rıza Görgün'ün eş başkan olduğu "Milliyetçi Barış Partisi" ve Oğuz Kalelioğlu liderliğindeki "Kıbrıs Adalet Partisi" de katıldı. Bu üç parti yüzde 5 barajını geçemediği için meclis dışında kaldı. Diğer partiler ise 50 milletvekilini aralarında eşit olarak paylaştı. Türk medyası seçim sonuçlarını, Ada'daki Türklerin yarısı değişimden, barıştan, çözümden; diğer yarısı ise bugünkü durumun devamını istemekten yana diye yorumladı. Aslında muhalefetin diğer seçimlere göre bir hayli artan oyları gösteriyor ki, Kıbrıslı Türklerin en azından yarısı Annan Planını uygulamaya koyup Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte 2004 yılının ilk yarısında Avrupa Birliği'ne girmek istiyor. Onlar Kıbrıs'ın Türkiye ve AB açısından taşıdığı önemden çok kendilerini -Mehmet Ali Talat'ın seçim propagandası sırasında sıkça dile getirdiği gibi- tecrit olmaktan kurtarmak istiyor. Bugüne kadar tanınmayan KKTC kimliği yerine, bizim Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti dediğimiz ama tüm dünyanın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak adlandırdığı oluşumun içinde kimlik sahibi olmak istiyorlar. Denktaş'ın uzlaşmaz, taviz vermez tavrına karşı çıkmalarının nedeni bu.

Oysa Denktaş, bugüne kadar Kıbrıslı Türklerin azınlık olmaması ve Türkiye'nin garantisinin ortadan kalkmaması dışında her tavizi verdiğini söylüyor. Denktaş seçim propagandası boyunca, Klerides'in "biz masaya taviz için değil, taktik icabı oturuyoruz. Amacımız karşı tarafı uzlaşmaz göstermektir" sözünü sık sık tekrarlayarak, Rumların amacının bizi uzlaşmaz gösterip AB'ye girmek ve AB bayrağı altında ENOSİS'i gerçekleştirmek olduğunun altını çiziyordu. Aslında KKTC genel seçimi Türkiye açısından olduğu kadar AB ve ABD için de önemliydi. AB ve ABD bu seçimi, Türkiye üzerindeki baskılara karşı koyabilecek mi, koyamayacak mı endişesiyle izledi. Türkiye, Washington ve Brüksel'in dayatmalarına ne kadar direnecek bunu zaman gösterecek ama, gözle görülen bir gerçek var ki, Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte değişen stratejik konumumuz nedeniyle bize biçilen rolün hiç de güzel olmadığı... ABD, Türkiye'yi sömürgesi haline getirmek adına yeni stratejilerini uyguluyor. Kıbrıs'ta bu stratejilerden biri.

Bunu medyayı yaklaşık on yıldır yakından takip edenlerin anlamaması imkansız gibi. Bugün medyanın Kıbrıs konusunda yazdıklarına bir bakın. Eğer arşivleri tarama şansınız varsa aynı yazarların on yıl önce neler yazdıklarına da bir bakın. Neredeyse medyanın bütün kalemşörleri son yıllarda batı talepleri doğrultusunda yazmaya başladı. Neden on yıl önce Denktaş'ın ve mevcut durumun devamını destekleyenler birden Batı istekleri doğrultusunda yazmaya başladı acaba, hiç düşündünüz mü?

ABD yönetiminin dış politikasını şirketlerin belirlediği bir gerçek. Kapitalizmin sömüren tarafında şirketlerin kazanması halkın da kazanması demektir. Kapitalizmin sömürülen tarafında ise durum tam tersidir. Şirketler kazanınca halk kazanmaz, yine kapitalizmin sömüren tarafı kazanır. Çünkü o şirketler sömüren tarafa çalışmaya başlarlar. Bir ülkenin önce iş adamları sonra medyası ele geçirilmelidir ki, sömürü tam gerçekleşebilsin.

Kıbrıs konusunda da aynısı olmadı mı? Yıllardır Rauf Denktaş'ın yanında olan Asil Nadir, bir gecede muhalefetin yanına geçti ve elindeki gücü -Kıbrıs gazetesi ve Kıbrıs televizyonunu- muhalefet adına kullanmaya başladı. Bizdeki iş adamlarının ve medyanın tavrı da "Annan Planını kabul edelim, halk böyle istiyor" değil miydi?

Değişen dengeleri kabul etmezsek, dünyanın 1990 sonrasında Türkiye'ye nasıl baktığını göremezsek yanlış politikalar benimsememiz kaçınılmaz olacaktır. Yeni dünya düzeninde Türkiye nerde yer alacak? Türkiye Avrupalı kabul edilecek mi? Daha doğrusu Türkiye AB çatısı altına alınacak mı? Yoksa Irak gibi zaman içinde dağılması muhtemel ülkelerin kaderiyle mi karşı karşıya kalacak?

Türkiye elbette ki Avrupalı bir ülke ama, coğrafyası, stratejik konumu ve tarihsel özellikleri ile aynı zamanda Asyalı bir ülke de. Belki de bu yüzden son yıllarda Avrasyalılık tanımını sık sık duymaya başladık. Zaman içinde dağılması muhtemel ülkelerden biri olarak görülen ve en az beş yıllık bir süre içinde AB'ye alınması düşünülmeyen Rusya, içine Türkiye'yi de alarak Avrasya Birliği'ni kurmak istiyor. Böylece Avrupa Birliği'nin karşısına Avrasya Birliği adı altında bir güç olarak çıkmak amacındalar. Gerçi Aralık ayının başında Rusya'da yapılan seçimi Avrasya Projesini savunan üç parti kazanamadı ama aşırı batı yanlısı partiler de kazanamadı. Bugünkü Rus yönetimi Avrasyalılığa inanıyor ve Rusya'da Avrasyalılık fikri yavaş yavaş yandaş kazanmaya başlıyor.

Bu kadar yazdıktan sonra "Avrasya", "Avrasyalılık" ve "Avrasya" projesi nedir sorularına da cevap vermek gerekir diye düşünüyorum. Bu soruların cevabını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesindeki bir konferansta Uluslararası Avrasya Hareketi Başkanı Aleksndr Gelyeviç Dugin'den dinleme şansını yakaladığım için, bu bilgileri kısaca sizinle paylaşabilirim.

1920'li yıllarda Rus bilimadamları tarafından geliştirilen Avrasyalılık felsefesi, stratejik bir yaklaşım ve bir dünya görüşü olarak tanımlanıyor. Özü adından da belli olduğu gibi hem Avrupalı hem de Asyalı olmayı kapsıyor. BDT ülkelerinin büyük bölümünü ve eski SSCB ülkelerinin çoğunu Avrasyalı olma özelliğine sahip olarak gören Dugin şöyle diyor:

"Çağdaş dünyada milli devletlerin egemenliklerini sürdürebilmesi için müşterek, birleştirici entegrasyon çabaları sergilemeleri gerekiyor. Avrupa bunu çok iyi anladı. Yıllardır kavga içinde olan Fransa ve Almanya Avrupa Birliği altında kendi kimliklerini yaşatıyor. Müşterek bir Avrupa var karşımızda. Rusya ve Türkiye yüzünü Avrupa'ya dönse bile Avrupa Birliğinin gerçek üyeleri olamayacaklar. Egemenliğimizi ve gerçek kimliğimizi korumak için Avrasya Birliğini kurmalıyız. Türkiye'nin de Rusya'nın da egemenliği globalizasyon süreci açısından tehdit edilmektedir. Bu anlamda Türkiye ve Rusya ortak bir kader paylaşıyor. Avrasya Birliği ile egemenliğimizi korurken, stratejik, askeri ve iktisadi bloklar da oluşturmalıyız.Avrasya yaklaşımı yeni ve istikrarlı bir Türk-Slav ittifakı demektir."

Kıbrıs meselesiyle Avrasyalılık meselesi birbirine çok uzakmış gibi gözükebilir ama onun uzaklığı AB - Kıbrıs, hele hele ABD - Irak meselesinin uzaklığından fazla değil. Globalleşen dünyada sorunlara da global bakılmalı ve ülkeler geleceğe ait stratejilerini belirlerken bu çerçeve içinde hareket etmeli. Konuyu çok basit bir örnekle bitireceğim. Bir sınıftaki öğrencilerden birini alıp başka bir sınıfa gönderirseniz ne olur? O sınıftan sadece bir öğrenci mi eksilir? Hayır sadece bir öğrenci eksilmez, o sınıftaki öğrencilerin, pozisyonları, yerleri de değişir.

 

KIBRIS'TA ÇÖZÜM NE OLACAK? (18 Mayıs 2003)

Biraz uzun bir yazı olacak ama, affınıza sığınarak ve yazılı medyanın aksine internet ortamının bize verdiği dilediğince uzun yazma olanağını kullanarak yazıma Kıbrıs'ın tarihini kısaca hatırlatarak başlamak istiyorum. Biliyorum ki, biz unutkan bir milletiz ve tarih bilincimizi geliştirmiş değiliz. Dünü bilmediğimiz için de bugün hakkında yanlış yorumlar yapıyor ve yanlış kararlar alıyoruz. Çünkü Kıbrıs'ı sadece medya yorumcularından ve politikacılardan dinliyoruz.

Kıbrıs çoğumuzun bildiği gibi 1570 yılında Osmanlıların eline geçti ve 4 Haziran 1878 tarihine kadar fiilen ve hukuken Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında kaldı. Bu tarihte İngiltere ile yapılan bir anlaşmayla, Rusya'nın ileride Osmanlı Devleti'nin Asya kıtasındaki topraklarına yönelecek herhangi bir istila ve savaş durumunda, İngiltere'nin silahlı yardımına karşılık Kıbrıs adasının yönetimi bu devlete verildi. Ada yapılan anlaşma gereği Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde kalıyordu. Adanın sadece yönetimi İngiltere'ye verilmişti.

Bu durum Birinci Dünya Savaşı'na kadar sürdü. Osmanlı Devleti'nin mirasını paylaşmak umuduyla Avrupa devletlerinin çıkardığı Birinci Dünya Savaşı'nın hemen başlangıcında, İngiltere Adayı ilhak ettiğini açıkladı. Lozan Konferansına katılan Türk temsilcileri, hukuken olmasa bile fiilen elden çıkmış olan Kıbrıs adası için mücadele edecek durumda değillerdi. Bu yüzden Türkiye Lozan Antlaşması'yla İngiltere'nin Kıbrıs'ı ilhakını tanımak zorunda kaldı.

Ada Rumları İngilizlerden memnun değildi ve bir süre sonra İngiliz yönetimine karşı direnişe geçtiler. Adada yaşayan Türkler önce bu direnişe katılmadı ama, İngiltere'nin almış olduğu sıkı önlem ve sansür onların da canına tak etti ve yavaş yavaş seslerini yükseltmeye başladılar. Bu durum İkinci Dünya Savaşı'na kadar devam etti. Bu savaş sonunda Ada Rumları İngiliz yönetiminden kurtulmak için büyük bir direniş başlatarak ve 15 Ocak 1950 günü Rum Ortodoks kilisesinin öncülüğünde bir plebisit düzenledi. Plesibit sonunda Rum seçmenlerin Adanın Yunanistan'a ilhak edilmesi istediği ortaya çıktı. Yunanistan da 1954 yılında Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletlere taşıyarak olayın uluslararası bir boyut almasını sağladı.

Türkiye bu gelişmelerden rahatsız oluyordu ama, Kıbrıs'taki statükonun değişmesini de istemiyordu. Bununla birlikte Kıbrıs'ın durumunda bir değişiklik olursa, coğrafi bakımdan ve içinde büyük bir Türk halkı bulunması dolayısıyla bu değişikliğin Türkiye için hayati bir önem taşıyacağını biliyor ve böylesi bir değişiklikte, Adanın daha önceki sahibi olarak Türklerin yönetiminde olması gerektiğini söylüyordu. O güne kadar Kıbrıs üzerine politikası olmayan Türkiye, Adanın her iki topluluk arasında taksim edilmesi fikrini savunmaya başlayarak Kıbrıs politikasını da belirlemiş oluyordu.

Yunanistan bu sorunu bir kez daha Birleşmiş Milletlere götürünce 5 - 11 Şubat 1959 günleri arasında Adadaki Türk ve Rum cemaatlerinin temsilcilerinin de katıldıkları Zürih konferansı düzenlendi. Ne yazık ki bu konferansta Kıbrıs'taki yönetim statükosunun temel ilkelerinde anlaşmaya varılmadı. Bunu Londra'da toplanan Türkiye, Yunanistan ve Büyük Britanya başbakanları ile, Kıbrıs'taki Türk ve Rum cemaatlerinin temsilcilerinin katıldığı Londra konferansı izledi. Bu konferansta Kıbrıs'taki yönetimin statükosunun ne olacağı konusunda bir sonuca gidilmiş oldu. Ve bu antlaşmaların ışığı altında, 16 Ağustos 1960 günü Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı ilan edildi.

Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti'nin anayasası Kıbrıs vatandaşlarının Türk ve Yunan kökünden geldiğini açıklıkla belirtmekte ve bu topluluklardan her birine, belirli günlerde Türk ve Yunan bayraklarını çekme ve Türk ve Yunan ulusal bayramlarını kutlama hakkını tanımaktaydı. Kıbrıs devletinin yasama organında Türk ve Yunan topluluklarının yüzde 30 ve yüzde 70 oranında temsil hakkı vardı ve her iki topluluk kendi temsilcilerini ayrı ayrı seçebiliyordu. Yüksek Anayasa Mahkemesi, bir Türk, bir Rum ve bir tarafsız yargıçtan kurulmuştu ve bu tarafsız yargıç mahkemenin başkanıydı. Yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk'tü ve on kişilik bakanlar kurulunun üç üyeliği Türklere aitti. En önemlisi de Kıbrıs'ın anayasal düzeninin değiştirilmesi, ancak ilgili devletler arasında bir anlaşmaya varılması halinde mümkündü. Yani Türkiye, Yunanistan ve İngiltere bu değişikliği tam bir mutabakata varıldıktan sonra yapabilirdi.

Ne yazık ki bu uygulama kısa sürdü ve 1963 yılında Makarios, asıl hedefinin Kıbrıs Anayasasını değiştirmek olduğunu açıkça söyledi ve Adadaki Türklere azınlık muamelesi yapılmaya başlandı. 21 Aralık 1963 gecesi çıkan olaylar iki topluluk arasında çarpışmaların başlamasına yol açtı. 25 Aralık 1963 günü Türkiye, Garanti Antlaşmasının verdiği yetkiye dayanarak, Türklere karşı başlatılan silahlı saldırıları durdurmak amacıyla, Türk jet uçaklarını Ada üzerinde uçurttu. Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan'ın, Adayı Yunanistan'la bütünleştirme istekleri, 1974 yılında Türk askerlerinin gerçekleştirdiği Barış harekatları ile engellendi ancak, ondan sonra başlayan ve günümüze kadar gelen uluslararası görüşmeler Adadaki sorunlara bir çözüm getiremedi.

Adada, Rumların ve Türklerin GKRY ve KKTC olmak üzere iki ayrı yönetimi hüküm sürdü. Türk topluluğu yönetimi 1967 ve 1974 olaylarında kendisini hukuken oluşturma sürecini başlattı ve 15 Kasım 1983 günü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) bağımsız bir devlet olarak kurulmuş olduğunu ilan etti.

Rum yönetimi ise son yıllarda bir zamanlar reddettiği Kıbrıs Cumhuriyeti'ne sıkı sıkı sarıldı ve uluslararası alanda kendine bu kimlikle yer edinmek isteğiyle hareket etmeye başladı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AB'ye Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında müracaat etti.

Hepinizin bildiği gibi AB, 16 nisanda yapılan Atina Zirvesi'nde Güney Kıbrıs'ı tüm Kıbrıs adına tam üyeliğe kabul etti. AB'nin genişlemeden sorumlu yetkilisi Verheugen, Atina Zirvesi öncesi yaptığı açıklamada zirveden sonra Türkiye'nin AB toprağında işgalci güç olacağını açıkça ilan etti. Artık ok yaydan fırlamış durumda. 16 Nisan'da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında AB ile Katılım Anlaşması'nı imzaladı ve geri dönülemeyen bir süreç başlamış oldu. Güney Kıbrıs'ın Türkiye'nin onayı olmaksızın hiçbir birliğe giremeyeceği Türkiye'ye uluslararası anlaşmalarla tanınmış bir hak olmasına rağmen bu anlaşmalar çiğneniyor. Elbette bu kılıfına uydurularak yapılıyor. Yani Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AB'ye kendi adına değil tüm Kıbrıs adına giriyor.

Kıbrıs sorunu artık Türkiye ve Yunanistan arasında halledilmesi gereken bir sorun olmaktan çıkarak, uluslararası bir nitelik kazanmış oldu. Kıbrıs sorunu Türkiye'nin zor sorunlarından biri. AB, Kıbrıs konusunda zorluk çıkaran Türkiye ile 2004 yılında başlayacak olan müzakereleri erteleyebilir.

1950'lere kadar Kıbrıs konusunda herhangi bir politikası olmayan Türkiye, bugüne kadar Kıbrıs konusuna uzlaşmacı bir çözüm getirebilmiş değil. Çoğu zaman doğru adımlar atıldı ama uzlaşma sağlanamadı. Çünkü Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin önerilen planlar hep başkaları tarafından yapıldı. Son 20 yıllık dönemde hazırlanan planlara şöyle bir göz attığımızda bunu net olarak göreceğiz. 1985-86 De Cuellar Barış Planı, 1992 Gali Fikirler Dizisi ve 2002 Annan Barış Planına göz atmanız yeter. Yine hatırlanacağı üzere1977'de ve 1979'da yapılan görüşmeler barış anlaşmasıyla sonuçlanamamıştı. Yani bugüne kadar Kıbrıs konusundaki çözüm önerilerinin BM genel sekreterlerinin barış planları şeklinde ortaya sürülmesi ve bunu 1990 sonrasında ABD ve AB planlarının takip etmesi Türkiye'nin uzlaşmacı tavrına engel oldu. Ne yazık ki Kıbrıslı Türkler kadar Rumlar da uzlaşmadan yana bir çözüm önerisine gidemedi ve bunu uluslararası platforma taşıyamadı.

Nisan ayının başında Anka Yayınları'ndan çıkan "Kıbrısın Turuncusu" adlı kitap belki de bu yüzden ilginç. Kitap dört Türk ve dört Rum akademisyenin Kıbrıs üzerindeki çözüm önerilerini anlatıyor.

Kitaptaki ilk makale Yrd. Doç. Dr. Mehmet Hasgüler'e ait. Kıbrıslı olan Mehmet Hasgüler "Kıbrıs'ta karşılaştırmalı eleştirel yöntem ışığında ulusçu tatmin ve siyasal denge modeli" yazısında Kıbrıs'ta elli yıldır süren gerginlik ve çatışma durumunun analizini yaparken, Kıbrıs'ta etnik ve demokratik denge modelinin tablosunu da çizmiş.

Tabloda Kıbrıslı Türk ve Rumların tatminsiz olduğu noktalar ve itirazlara tek tek çözüm önerileri getirilmiş. Türklerin azınlık olma korkusu, Rumların federal devlet korkusu, göçmen ve kota sorunu, Kıbrıs'taki üs sorunu, Türkiye'nin AB'ye girmesi durumunda Kıbrıs politikasının ne olacağı, kurulacak olan egemen cumhuriyetin, üniter devletin yetkileri, hatta üniter devletin Rumların mı, Türklerin mi olacağı konusundaki sorun ve itirazlara çözüm önerileri sunulmuş. Burada bu önerileri tek tek yazmayacağım. İlgilenenler kitabı alıp okuyabilirler.

Ben bu çalışmayı Kıbrıs sorununa ilk kez bir Türk'ün uzlaşmacı bir çözüm önerisi araması bakımından ilginç ve önemli buluyorum. Önerilen çözüm yeterli olur ya da olmaz, bunlar elbette tartışılır ama, böyle bir girişim bence önemli. Uzlaşma için karşılıklı verilecek tavizleri dış dayatma olmadan iki halk kendi iradeleriyle verebilirse belki de çözüm öyle zannedildiği kadar uzak ve zor olmayacak.