Mülkiyet Yasası Türkiye’nin lehine
“Taşınır malların iadesi, takası ve tazmini yasa tasarısı”yla ilgili tartşmalar devam ederken, bu konudaki görüş farklılıkları da sürüyor.
Mülkiyet yasası olarak da bilinen “Anayasanın 159’uncu maddesinin 1’inci fıkrasının (b) ve (c) bendleri kapsamına giren taşınmaz malların ve 13 Şubat 1975 tarihinden önce Kıbrıs’ın kuzeyinden göç etmek zorunda kalanlara ait taşınır malların iadesi, takası ve tazmini yasa tasarısı”nın tartışıldığı son günlerde çeşitli görüş ve yorumlar ortaya konuldu.
Bu çerçevede “Taşınır malların iadesi, takası ve tazmini yasa tasarısı”nın uygulamaya geçmesi durumunda Kıbrıslı Türkler’in kazancının ne olacağı ve bugüne değin Türkiye’nin lehine AİHM tarafından alınan kararlar yanında Türkiye’yi bundan sonra nasıl bir yol bekliyor.
Mülkiyet yasa tasarısının getiri ve götürülerini, Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Uluslar arası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Uluslar arası Hukuk Uzmanı Yard. Doç. Dr. Kudret Özersay, Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Uluslar arası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yard. Doç. Ali Dayıoğlu ve Lefke Avrupa Üniversitesi (LAÜ) Uluslar arası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Hasan Kasapoğlu HALKIN SESİ’ne yorumladı.
ÖZERSAY: MÜLKİYETTE SINIRLANDIRMA OLABİLİR
Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Uluslar arası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Uluslar arası Hukuk Uzmanı Yard. Doç. Dr. Kudret Özersay, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) göre, Rum devletine verildiği gibi Türk devletine de mülkiyet kopartma veya sınırlandırma (bedelini ödeme, takas yapma vs.) iznin verilmesinin söz konusu olduğunu vurguladı.
Özersay, kurulacak komisyon ve yasayla KKTC iç hukuk yaratılması ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bunu iç hukuk kabul etmesi durumunda, zaman kazanılacak şeklinde kamuoyunda bir anlayış ve yaklaşımın hakim olduğunu belirterek, ancak AİHM’in iç hukuk yoluyla tanıyacağı mahkemelerin alacağı karar ile Kıbrıslı Rumların mülkiyet hakkını kopartmanın söz konusu olabileceği yolu gibi ilginç bir durumun da ortaya çıkabileceğini söyledi.
“LOİZİDU GİBİ HERKESİN EVİNE DÖNMESİ MÜMKÜN OLMAYACAK”
Özersay, Titiana Loizidu davasından sonra, davayı kazanan kişilerin evine, malına döneceğini zannettiğini ifade ederek, oysa bu davaların denginin ve emsalinin ile alakalı olduğunu ve herkes için aynı şeyin mümkün olmayacağını belirtti.
AİHS’in, mülkiyet haklarını koruyan maddelerinde kamu yararı ve genel yararı için mülkiyeti sınırlandırılabileceğini de öngördüğüne dikkat çeken Özersay, “eğer, mahkeme, Kıbrıslı Rumların bir kısmına malını iade edebilecekleri (edilebilecek olanlar, tazminat verilecek olanlar) kararı verirse bu verilir ama mülkiyet hakkı kısıtlanabilir” dedi.
Rumların, güneydeki Türk mallarını iade etmesi ve ile ilgili olarak ise “Kıbrıslı Türklere mallarını veremem, paralarını da iade edemem” şeklinde olağanüstü bir durumun da söz konusu olduğunu söyleyen Özersay, Rumlar tarafından yapılan bu sınırlandırılmanın Türkler tarafından da yapılmasının mümkün olabileceğini vurguladı.
AİHM’in sadece Loizidu davası ile ilgili bir karar aldığını kaydeden Yrd. Doç. Dr. Kudret Özersay, Loizidu’da kesin ihlal kararı varken, Kıbrıslı Rum Myra Ksenides Arestis davasında henüz ihlal kararının verilmediğini, sadece kabul edilebilir bir durumun söz konusu olduğunu hatırlattı.
Öte yandan, bu davaların yanı sıra, John (Ioannis) Demades davasında da AİHM’in Türkiye’nin mal ihlali ettiği denildiğini ancak, malı iade edecek şeklinde bir kararın olmadığını kaydeden Özersay, Türkiye’nin “KKTC’de kurulan komisyon kararı ile bu ihlali çözebilme yolu açık” şeklinde konuştu. Arestis davasında henüz kabul edilebilir olması nedeniyle, ihlal kararı verilmesine rağmen, tahminlere göre, Demasdes davasında olduğu gibi tazminata yüklenilmeyeceğini belirten Özersay, bu kararın KKTC’de kurulan komisyona havalesi söz konusu da olabileceğini söyledi.
“TÜRKİYE’NİN KAZANCI: ‘ZAMAN VE TAZMİNAT’
Özersay, Türkiye’nin böyle bir tasarının kabul edilmesi ve iç hukuk yolunun açılmasıyla çok büyük bir tazminat ödemekten kurtulacağına ve zaman kazanacağına dikkat çekti.
Tasarı ile malın iade yolunun tazminat edilmesi ve geçen süre zarfındaki kayıpların giderilmesi yollarının ortaya çıktığını belirten Özersay, AİHM’in KKTC’deki komisyonun iç hukuk yolu göstermesi durumunda, Rum tarafının davalarının bu çerçevede AİHM’deki kararlarının düşebileceğini söyledi. Bu sürecin başarılı olması durumunda burada iki kesimliğinin AİHM tarafından pratikte teyit edileceğini kaydeden Özersay, bunun siyasi bir karar olduğunu ve hükümetin karar verirken risk alacağını söyledi. Türkiye’nin müzakere sürecine hazırlandığı bir dönemde verilen kararlara uymak zorunda olduğunu da hatırlatan Özersay, bazı mal mülk haklarının koparılmasıyla Kıbrıs’ta da iki kesimliliğin Kıbrıslı Türkler yararına gerçekleştirilecek bir olay olduğunu söyledi.
Türkiye’nin AİHM kararını uygulamak zorunda kalması durumunda Loizidu kararını uygulamak ve malını iade etmek için Kıbrıslı Türklere baskı yapacağını dile getiren Özersay, Kıbrıs Türk hükümetinin de sonradan karşılayacağı krizleri küçültmek açısından bunu iyi değerlendirmesi gerekliliğinde olduğunu söyledi.
DAYIOĞLU: TASARI AİHM TARAFINDAN KABUL EDİLMESİ İLE DE ALAKALI
Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Ali Dayıoğlu, AİHM’in mülkiyet konusuyla ilgili kararları incelendiği zaman, tasarının iç hukuk yolunun açılması ve AİHM tarafından kabul edilmesi çabasının bir uzantısını oluşturduğunu söyledi. Dayıoğlu, 23 Nisan 2003’te kuzey ile güney arasında karşılıklı geçişlerin serbest bırakılmasından önce iç hukuk yoluna başvurmalarının mümkün olmamasından dolayı başta mülkiyet konusu olmak üzere Kıbrıslı Rumların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ihlal edildiği gerekçesiyle Türkiye aleyhine yaptıkları başvuruları doğrudan AİHM önüne götürdüklerini hatırlattı.
Dayıoğlu, 23 Nisan 2003’te karşılıklı geçişlerin serbest bırakılmasının ardından Rumların doğrudan AİHM’ye başvurmalarını önlemek ve bir iç hukuk yolu oluşturmak amacıyla 30 Haziran 2003 tarih ve 49/2003 sayılı yasayla Taşınmaz Mal Saptama, Değerlendirme Tazmin Komisyonu kurulmasına kaydederek, şöyle devam etti:
“Komisyonun kurulmasına karşın, bir yandan Komisyon’un yapısı, bir yandan da yasa gereğince Komisyon’a yalnızca tazminat almak veya takas yoluyla kuzeyde bıraktıkları taşınmaz mallarından feregat etmek isteyen kişiler başvurabildiğinden dolayı, AİHM’nin Aresti davasıyla ilgili olarak verdiği kabuledilebilirlik kararında söz konusu Komisyon’un yapısı ve yetkisi AİHS’yle uyumlu görülmeyerek etkin bir iç hukuk yolu şeklinde değerlendirilmedi. Dolayısıyla, Mahkeme bir yerde, KKTC’de mülkiyet rejimiyle ilgili bir değişikliğe gidilmeden ve bir iç hukuk yolu yaratmak amacıyla oluşturulan Mal Tazmin Komisyonunun yetkisi ve yapısı AİHS sistemiyle uyumlaştırılmadan Kıbrıslı Rumlar tarafından mülkiyet konusuyla ilgili olarak yapılacak başvuruları, iç hukuk yolunu tüketme şartını aramadan, kabul etmeye devam edeceği mesajını vermiş oldu. İşte tüm bu nedenlerden dolayı, söz konusu tasarı gündeme getirildi.”
Niye mutlaka bir iç hukuk yolu yaratılması çabası içerisine girildiğine gelince ise Dayıoğlu, bu konunun hem Türkiye’nin AB ile başlattığı tam üyelik müzakerlerinin, hem de mülkiyet sorununda zaman kazanmanın ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) mülkiyet konusuyla ilgili olarak öne sürdüğü şartlarla bir paralellik oluşturmanın bir gereği olarak karşımıza çıktığını söyledi.
“TÜRKİYE’NİN DURUMU BELLİ”
Avrupa Birliği (AB) kendisine üye olma hedefinde olan devletlerden hukuki, siyasi ve ekonomik sistemlerini kendi sistemiyle uyumlu hale getirmelerini beklediğini belirten Dayıoğlu, özellikle Kopenhag Siyasi Kritlerlerini uygulamalarını da istediğini ifade etti.
Türkiye’nin AİHM’nin verdiği kararların gereğini yerine getirmek durumunda olduğunu kaydeden Ali Dayıoğlu, bundan dolayı Türkiye’nin 2 Aralık 2003 tarihinde Titina Loizidou davasıyla ilgili olarak öngörülen tazminat tutarını ödemek zorunda kaldığını dile getirdi.
Dayıoğlu, Türkiye’nin AİHM’nin kararlarını yerine getirmek zorunda olduğunu gösteren bir diğer örneğin ise Dipkarpaz Rum Ortaokulunun 13 Eylül 2004’te açılması olduğunu kaydederek, şöyle devam etti:
“10 Mayıs 2001’de sonuçlanan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’ye karşı AİHM önünde açtığı 4. devlet başvurusunda, Mahkeme, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar bakımından ortaöğrenim olanakları bulunmadığı için, Türkiye’nin eğitim hakkını düzenleyen AİHS’ye Ek 1 Numaralı Protkolün 2. Maddesini ihlal ettiği saptamasında bulunmuş ve bu ihlalin giderilmesini istemiştir. Bundan dolayı, KKTC hükümeti, çok yerinde bir kararla, Eylül 2004’te okulun tekrar faaliyet göstermesine olanak sağlayan düzenlemeleri hayata geçirmiştir. Özetle, mülkiyetle ilgili davaların AİHM önüne gelmeye devam etmesi Türkiye’yi çok güç bir ikilemle karşı karşıya bırakacaktır. Eğer Türkiye kaybettiği davalarla ilgili olarak AİHM’nin kararlarını uygulamayı reddederse bu durumuda AB ile başlattığı müzakarelerin durması ihtimali ortaya çıkacak, eğer uygularsa bu kez de Kıbrıs sorununun siyasi bir çözümle çözümlenmesi gerektiği tezi ve iki kesimlilik ilkesi erozyona uğramış olacaktır.”
“TASARI İKİ KESİMLİLİĞİ MÜMKÜN OLDUĞUNCA KORUMAK İÇİN DE HAZIRLANMIŞ OLABİLİR”
Mülkiyet konusunun Kıbrıs sorununun çözümlenememesinde en büyük engeli oluşturduğunu söyleyen Dayıoğlu, bugüne kadar gerek Rum Yönetimi, gerekse Kıbrıslı Rumların AİHM önünde kazandıkları davalarla bu konuda önemli bir avantaj elde ettiğini kaydetti.
Kıbrıs Türk tarafının geçmişten bugüne savunduğu iki kesimlilik ilkesini erozyona uğratacak sonuçlar elde edildiğini de ifade eden Dayıoğlu, mülkiyetle ilgili tüm davaların AİHM önünde çözümlenmeye devam etmesi durumunda, Rum Yönetimi ile Kıbrıslı Rumların kazandıkları davalarla her geçen gün iki kesimlilik ilkesini daha fazla erozyona uğratacaklarının da açık olduğunu vurguladı.
Dayıoğlu, bundan dolayı, tasarının etkin bir iç hukuk yolu yaratarak davaların buraya aktarılmasını sağlamanın sorunun çözümü için bir yerde zaman kazanmak ve uzlaşma yolunun zorlanması ile iki kesimlilik ilkesini mümkün olduğunca korumak amacıyla hazırlandığı anlaşıldığını söyledi.
Dayıoğlu, söz konusu tasarının şartlarının bir yerde zorlama sonucu hazırlandığının görüldüğünü belirterek, bu aşamada, tüm siyasi partilerin, konuyla ilgili kesimlerin, hukukçuların ve diğer uzmanların tasarının içeriği ile ilgili somut önerilerini sunmaları önemli bir gereklilik olarak karşımıza çıktığını söyledi. Bu yapıldığı takdirde tasarının, eğer varsa, eksik yönlerinin giderilmesinin mümkün olabileceğini belirten Dayıoğlu, böylece ileride yaşanması muhtemel sorunların önüne geçilebileceğinin de altını çizdi. Dayıoğlu, ayrıca, “hukuk alanında yapılan bu girişimin yanısıra, bütünlüklü bir çözüm için siyasi adımların atılmasına da devam edilmelidir” şeklinde konuştu.
KASAPOĞLU: KIBRIS TÜRKÜ BEDEL ÖDEYECEK
Lefke Avrupa Üniversitesi (LAÜ) Uluslar arası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Hasan Kasapoğlu, Türkiye’nin ve AKP hükümetinin zaman kazanma ve AB sürecinde başarılı olması konusunda zamanın önemli olduğunu belirterek, Türkiye’nin söz konusu taslakla ve iç hukukun kabul görmesiyle zaman kazanmak yanında, yüksek tazminat ödemekten kurtulacağını ve Kıbrıs’ın da elinde bir koz olarak kalmaya devam edeceğini vurguladı.
Kasapoğlu, Kıbrıs Türkü’nün söz konusu taslağın onaylanması ile büyük bedeller ödeyeceğini kaydederek şöyle konuştu:
“1977 yılında itham yasası ile tahsis olan veya olmayan Rum mallarının koçanları (tapu) verildi. Bu uluslar arası hukuka aykırı peki neden bunun bedelini Kıbrıslı Türkler ödesin?. Söz konusu mülkiyet yasa tasarısı ile Anan Planı’nın da gerisine gidiliyor. Kıbrıs Türkünü kaosa sürükleyecek bir yasa tasarısıdır.”
“TÜRKİYE’NİN KAZANCI VAR AMA TASLAK BİZİM İÇİN SAKINCALI”
Kasapoğlu, Türkiye’nin AİHM tarafından alınan Loizidu davasının kararının bir emsal olabileceğini belirterek, bunun yanı sıra Aresti davası ile birlikte 2 bin davanın daha sırada olduğunu kaydetti.
Kasapuğlu, AİHM yetkilileri ve AB yetkililerinin de tavsiyeleri ile böyle bir yolun izlendiğini ve iç hukuk yolunun Türkiye kanadıyla oluşturulmasının gündeme geldğini belirtti.
Kasapoğlu, “mahkeme tarafından ve Loizidu davasında da Kıbrıs’ın kuzeyinde statüsü, etkin ve fiili kontrolü olan bölge olarak, kurum ve kuruluşları da Türkiye’nin alt kurumları olarak kabul edilir. AİHM, burada olan bitenin sorumlusu olarak Loizidu davasında Türkiye’yi mahkum etti ve onu muhattap aldı” şeklinde konuşarak, Loizidu ve Arestis davaları emsal alınarak 2 bin davanın sonuçlanlandırılarak, Türkiye’den büyük bir tazminat istenebileceğini anlattı.
Türkiye’nin AİHM kararlarına mutlak süretle uyma tahaddütü olduğunu belirten Kasapoğlu, buna uyulmadığı takdirde, Türkiye’nin sadece 1950 yılında kurucularından da olduğu Avrupa Konseyi’nden ihracının değil, AB ile müzakere sürecinde AB’nin Türkiye’ye karşı tedbir almasının gündeme geleceğini kaydetti.
AİHM’in Mal Tazmin Komisyonu’nu yeterli bulmadığının, Kakulli davasında Türkiye’nin yine mahkumiyeti kararı içerisinde atıf yapıldığını dile getiren Kasapoğlu, AHİM’in, tazmin komisyonunun eksikliğinden bahsedildiğini de söyledi. Bu yüzden tazmin komisyonundaki eksikliklerin giderilmesi amacıyla iç hukuk yoluna başvurulduğunu kaydeden Kasapoğlu, tasarıyla da tazmin yanında, takas ve mal iadesinin komisyon tarafından verilecek kararlar doğrultusunda hareket etmesi istendiğini belirtti.
AİHM’in bu iç hukuku KKTC’nin değil, Türkiye’nin iç hukukunun bir devamı olarak kabul göreceğine inandığını ifade eden Kasapoğlu, komisyonun onay alıp kurulmasının ve Kıbrıslı Rumların da başvurması ve davaların görüşülmesi süresinin iki yılı bulacağını kaydetti. Bu sürecin ayrıca, dava kararından tatmin olmayan Rumların davaları Yüksek İdare Mahkemesi’ne götürmesi ve ardından AİHM’e başvurusunun da düşünüldüğünde 6 ile 10 yıl arasında olmasının mümkün olabileceğini belirten Kasapoğlu, Türkiye’nin AB müzakere sürecinin sona ereceğini ve üyeliğinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin de kesinleşeceğini söyledi.