Kopenhag’da neler oldu-8

14 Ocak 2003'te Özel Danışman Hakkı Müftüzade AB Komisyonu Kıbrıs Delegasyonundan Denis Chaibi ile Andrea Battisa'yı davet ederek müzakere sürecinin devam ettiği bir zamanda AB'nin aldığı kararların müzakere sürecine yardımcı olmadığını hatırlatır ve şöyle konuşur:

Chaibi'ye müzakere sürecinin devam etmekte olduğu bu hassas dönemi göz önünde tutarak, süreci dolaylı olarak etkileyebilecek bu tür faaliyetlerin görüşme sürecinin tamamlanmasından sonra elde edilecek sonuçlara göre ele alınmasının uygun olacağını, AB'ye uyum konusunun zaten müzakere konularından biri olduğunu ve bu konuda müzakerelerin yapılmasına fırsat verilmesi gerektiğine inandığımızı belirttim. Muhatabıma, AB'nin Kıbrıslı Türkler ile münasebetinin siyasi eşitlik temelinde yürütülmesi gerektiğini ve geleceğe yönelik yapıcı bir işbirliği için siyasi otoritelerimiz ile direk temastan kaçınılmamasının önemini anlattım. Chaibi, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğinin BM'nin öngördüğü Plan temelinde bir anlaşmada var olduğuna inandığını, ancak AB 'nin aday ülke statüsü dışında kalan taraflar ile resmi temaslarda bulunmasının mümkün olmadığını belirterek AB müktesebatının içeriği hakkında Türk tarafını bilgilendirmek için işbirliğine hazır olduklarını, KKTC'de düzenlemek istedikleri seminerin dolaylı bir iletişim çabası değil ancak Kıbrıslı Türkler ile doğrudan bir temas girişimi olduğunu ifade etti.

Muhatabıma, Kıbrıslı Türklerin Rumların ekonomik refah seviyesine ulaşabilmeleri için öngörülen geçiş döneminin tahmin edilenden daha uzun sürebileceğini, bu durumda Türk tarafı AB ilişkilerinin nasıl sürdürülmesini düşündüklerini sormam üzerine Chaibi, AB takvimi göz önünde bulundurarak tarafların en kısa sürede bir anlaşmaya varmalarının ileride yaşanacak geçiş dönemini kolaylaştıracağını, Mart ayından önce bir anlaşmaya varılması halinde Temmuz ayında tamamlanması planlanan ve 2004-2006 yıllarında AB bütçesinden ayrılan 216 Euro tutarındaki meblağın hangi alanlarda kullanılacağını öngören Tek program Belgesi'nin (Single Programming Document) Kıbrıslı Türkleri de kapsayacak şekilde düzenlenmesi için fırsat elde edileceğini ifade etti.

Neticede değişen bir şey olmadığı gibi kaybedilen fırsat da yoktu. AB “Kıbrıs” dediği Rum    idaresini üye yapmanın sancılarını çekmektedir. Kuzeyin de üye olabilmesi için 1960 anlaşması gereğince Türkiye’nin AB’de üye olması gerekir. Türkiye’ye 10-15 yıllık ucu açık bir yol verenler, peşinen Kıbrıs’ı istiyorlar.  Türkiye Kıbrıs’ı tanımalıdır diyorlar. İngilizler “tanıma Türkiye de üye olduğu an gündeme gelir” diyor. Doğrusu da budur. Türkiye de Kıbrıs’ın ve diğer ulusal konuların ucunu açık tutmalı, bunları Türkiye’nin üye olması şartına bağlamalıdır.

Tanıma konusunda 1963 Ankara Anlaşma’sını ele alan Sayın Prof. Dr. Işıl Karakaş TESEV yayını olarak şu açıklamayı yapmıştır:

Tanıma ve 1963 Ankara Antlaşmasına AB'nin Yeni Üyelerinin Katılması Sorununa İlişkin Not

Prof.Dr. Işıl Karakaş

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Devletler Umumi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

Tanıma nedir?

Uluslararası hukukta tanıma, bir devletin kimi olayların yada kimi hukuki işlemlerin varlığını ve bunların kendisine karşı ileri sürülebilirliğini kabul etmesi sonucunu doğuran tek taraflı bir işlemdir. Tek taraflı bir işlem olması sebebiyle, devletin münhasıran yapacağı bir işlemdir, başka bir deyişle uluslararası hukukta bir tanıma yükümlülüğü yoktur. Diğer bir ifade ile tanıma hiçbir şekilde bir devlete hukuki yükümlülük olarak sunulamaz. Ancak, uluslararası hukukun emredici kurallarına (jus cogens) aykırı bir olay ya da işlemin tanınmaması yükümü söz konusudur.

Devletin Tanınması ve Sonuçları

Tanıma işleminin en çok sorun çıkardığı alan “devlet” ya da “hükümet”in tanınmasıdır. Nüfus, toprak ve etkin bir hükümete sahip her siyasi birimin egemenlik iddiasında bulunabilir ve devlet olduğunu ileri sürebilir. Tanımanın beyan edici bir özelliği haiz olduğu doktrinde genel olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla ne bir siyasi birimin devlet olması için tanınmaya ihtiyacı vardır, ne de bir devletin diğer bir devleti tanıma yükümlülüğü bulunmaktadır. Bununla beraber, ne tanıma bir devleti var etmeye yeter, ne de tanımanın yokluğu devleti ortadan kaldırır.

Ancak, tanımanın hiçbir önemi olmadığından bahsetmek mümkün değildir. Tanıyan devlet, bir siyasi birimi devlet olarak tanıması durumunda, artık onunla ilişkilerini devletlerin egemen eşitliği ilkesi çerçevesinde yürütmek durumunda kalacaktır. Tanımanın geriye alınamaması ve hatta geriye dönük etkiye sahip olması da, bu hukuki kurumun önemine işaret eder.

De Facto ve De jure Tanıma

Tüm tanıma işlemleri hukuki işlem niteliğindedir. Ancak uluslararası uygulamaya bakıldığında iki çeşit tanımayla karşılaşırız. Bunlar de facto ve de jure tanıma olarak sınıflandırılmaktadır. De Jure tanıma da kendi içinde açık ve zımni tanıma olarak ikiye ayrılmaktadır.

De facto tanıma geçici, geriye alınabilir ve etkileri görece sınırlı bir tanıma şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Erken bir tanımayı önlemek amacıyla, de facto tanımada bulunmak mümkündür. Örneğin 1920 yılında Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan genel itibariyle de facto olarak tanınmış, bolşeviklerin zaferi üzerine bu tanımalar geri alınmıştır. Günümüzde bu tanıma şeklinin artık geçerli olmadığını savunan görüşler giderek etkili olmaktadır.

Üstü Kapalı (Zımni) Tanıma

Tanıma bir niyet sorunudur, şeklin özel bir önemi yoktur. Açık yada üstü kapalı olarak yapılabilir. Açık tanıma konusunda fazla bir sorun bulunmamakla beraber, üstü kapalı tanıma ispat bakımından zorluklar barındırmaktadır. Üstü kapalı tanıma durumunda, herhangi bir biçimde tanımadan söz edilmemekle beraber, tanıma iradesini şüpheye mahal bırakmadan içeren bir işlem söz konusu olmaktadır.

Üstü kapalı tanımanın en yerleşmiş örneği, bir siyasi birimle, onu açıkça tanımadan, diplomatik ilişki kurulmasıdır. Geri kalan üstü kapalı tanıma iddialarını, tanımada bulunduğu iddia edilen devlet her zaman için yapacağı bir açıklamayla bertaraf edebilecektir. Bu itibarla, iki devletin aynı uluslararası antlaşmaya da örgüte taraf olmaları, birbirlerini zımnen tanıdıkları anlamına gelmez. Bir uluslararası antlaşmaya taraf olmayı, zımni tanıma olarak değerlendirenler bulunsa bile, doktrinde ağırlıklı olarak karşıt görüş hakimdir. Şayet antlaşmaya taraf olan her devletin, diğer devletlerin katılımı hakkında bir söz hakkı varsa ve buna rağmen katılıma itiraz etmiyorsa, üstü kapalı tanıma söz konusu olabilir. Çok taraflı antlaşmalarda nadiren böyle bir söz hakkı tanınmıştır. Ancak, uluslararası uygulamada, devletler ihtiyaten katılan taraflardan bir yada birkaçını devlet olarak tanımama iradesini açıklamaktadır. Bir devlet veya hükümetle resmi diplomatik ilişkilerin kurulması dışında, normal olarak tanıma sonucunu doğurabilecek herhangi bir işlem, bunu yapan hükümetin, bu işlemin tanıma niyeti ile yapılmadığını açıkça belirtmesiyle, bu sonuçlarından mahrum edilebilir. Özellikle Arap devletlerinin İsrail'in taraf olduğu antlaşmalara katılırken bu yönde beyanlarda bulunduğu görülmektedir. İkili antlaşma yapılmasının üstü kapalı tanıma anlamına gelebileceği doktrinde ifade edilmekle birlikte, biz de Lauterpacht ile aynı doğrultuda, ancak iki devlet arasındaki ilişkileri açıkça düzenleyen bir antlaşmanın üstü kapalı tanıma anlamına geleceği fikrindeyiz. Bu doğrultuda, kanımızca ticari ve teknik ilişkileri düzenleyen antlaşmalar, her çeşit müzakere platformlarında yer almak, diplomasi temsilcileri dışında temsilciler yoluyla ilişkiler kurmak üstü kapalı tanıma anlamına gelmemektedir.

Hükümetin Tanınması

Tanınmış bir devletin hükümeti anayasal olmadığı iddiasıyla tanınmayabilir. Afganistan'daki Taliban hükümeti, Milliyetçi Çin, Haiti'de Aristide'i deviren darbe hükümeti bu konuda bilinen örneklerdir. Hükümetin tanınması ise, devletin tanınmasının aksine geri çekilebilmektedir, ABD'nin, Çin'in yasal hükümeti olarak Tayvan hükümetini tanımaktan vazgeçmesi örnek olarak verilebilir. Türkiye de, kuruluşunda bilfiil rol oynadığı Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımaya devam etmekte ancak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile beraber taraf olduğu antlaşmalarda “Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Kıbrıs'ın tamamını temsil etmeye anayasal olarak yetkili olmadığı” açıklamasında bulunmaktadır.

Ankara Antlaşması ve Kıbrıs Problemi

Türkiye'nin Avrupa Topluluğu (o tarihte AET) ile yapmış olduğu 1963 Ankara Antlaşması AT'nin akdetme yetkisine sahip olduğu uluslararası antlaşmaların niteliği bakımından bilindiği üzere bir ortaklık antlaşmasıdır. (AT and. Mad.310)

Ortaklık antlaşmaları Komisyon'un müzakereleri sonuca ulaştırmasından sonra, Avrupa Parlamentosu'nun uygun bulması üzerine Konsey'de oybirliği ile onaylanır. Roma Antlaşmasında bu yönde bir düzenleme olmamasına rağmen ortaklık antlaşmaları Avrupa Topluluğu hukukunda karma antlaşmalar adı verilen, Topluluk ve üye devletlerin birlikte akdettiği, bir yöntem ile yapılmışlardır. Bu yöntem Topluluk ve devlet yetkilerine ait konuların birlikte yer aldığı antlaşmalarda tercih edilmektedir. Ortaklık antlaşmaları da içerdikleri çeşitli konular itibarı ile (serbest dolaşım, vergiler gibi) hem üye devletlerin hem de Topluluğun yetki alanına giren konuları düzenlediklerinden antlaşmada bu yönde bir düzenleme olmamasına rağmen karma antlaşma olarak akdedilmişlerdir.

İki taraflı bir antlaşma niteliğinde olduklarından bir tarafta 3. devlet diğer tarafta AT ve üye devletleri yer almaktadır.

Ankara Antlaşması da AT ile Türkiye arasında bir ortaklık kurma doğrultusunda bir yanda Türkiye Cumhuriyeti diğer yanda 6 üye devlet ve AET Konseyi ile akdedilmiştir. Ankara Antlaşması Konsey ve üye devletler tarafından onaylanmıştır.

Ancak Avrupa Topluluklan'nın ve daha sonra Avrupa Birliği'nin genişlemesi ile birlikte yeni üyelerin AB'ne katılmalarından önce akdedilmiş olan karma antlaşmalara katılması sorunu karşısında, AB katılım antlaşmalarına yerleştirilen bir clause ile genel bir çözüm yoluna gitmiştir. Böylece yeni üyeler AB'ne üye olmalarından önce üye devletlerce akdedilmiş olan antlaşmalara kendi iç hukuklarınca onaylama gerekmeksizin taraf olmaktadırlar.